Yeşilçam filmleri

Yaprakları Dökülen Yeşilçam-Aynur Kulak

Sözleşmiş gibiler. Sessizce üstelik. Nereye gidiyorsunuz, daha erken bile diyemiyoruz onlar giderken. Nefesleri bu kadarmış, gitmek zorundaydılar demek bile gidişlerini mazur göstermiyor maalesef, hafifletmiyor da. Ne yapacağız onu düşünelim, yerlerine yenilerini koyabilecek miyiz?.

Sinema’nın en kötü tarafı ne biliyor musunuz? Kaybettiğiniz sanatçıların filmlerini seyrederken hala yaşıyorlarmış hissine kapılmanız. Sinema sürekli nefes alıp veren, nefesi hiç tükenmeyen, yaşayan bir sanat dalı bu yüzden… Bu Sinema adına iyiyken, artık yaşayıp yaşamadığı pek de anlaşılmayan Türk Sineması için kötü. Sürekli yaşayan nefesi hiç tükenmeyen bir sanat dalı içerisinde bilinçsiz, bakıma muhtaç yaşayan (daha doğrusu yaşayamayan) bir hasta görünümünde…

aynur-kulak

Çok mu abarttım? Hayır, durum abarttığım gibi değil mi aslında?

Şunu öncelikle yazmak gerekiyor. Bu yazı ‘bağımsız’ tanımıyla çekilmiş bağımsız sinemadan (Festival Filmleri de diyebiliriz) bağımsız olarak yazılacak. Türk Sineması’na dair son yıllarda çekilmiş 10 film sayabilir misiniz sorusuna verilecek cevaplarda sayılacak olan ilk yedi sekiz film zaten bağımsız yönetmenler tarafından oluşturulmuş bağımsız sinema kapsamında. Fakat bahsedilmesi gereken mevzu kolektif bağlamda Türk Sinema’sı… Oradaki bakıma muhtaç hal, oradaki vaziyet, oradaki felçli durum, eylemsizlik, yaşayamama hali…

Kimleri, kimleri kaybettik hatırlıyor musunuz? Hatırlamıyor olabilirsiniz. Çünkü her ay mutlaka evlerimizdeki televizyon ekranlarından evlerimize konuk oluyorlar. Onları kaybettiğimiz gerçeği aklınızın ucundan geçiyor mu onları seyrederken? Sinema bu denli büyülü, mucizevi, sürekli nefes alıp veren, yaşama odaklı bir sanat dalı işte.

Sinema’nın bu olağanüstü özelliğine rağmen Türk Sineması adına son otuz yılda kaybettiğimiz hiçbir sinema sanatçısının yerine yenisini koyamayacağız.  Adile Naşit. Yerine yenisini koyabildik mi? Vodvil, kabere kökeninden gelen Adile Naşit’in büründüğü karakterlere bir bakalım. Hangi sinema oyuncusu böyle rollere bürünebiliyor günümüzde? Kemal Sunal. Taklidi çok. Kötü taklidi olanları da dâhil (Ki hepsi kötü) Kemal Sunal gibi ‘iyi’ küfreden (İyi adam olarak iyi küfreden manasında) bir oyuncu var mı? Zeki Alasya. Bu kadar donanımlı ve Türk Sineması’nı bu denli geliştirmiş bir oyuncu daha varlık gösterebilir mi sinemamızda? İsimlerini tek tek sayamadığım fakat hepsinin de hayatlarımız içinde anısı bulunan, otuz yıl içerisinde kaybettiğimiz sinema sanatçılarının yerine yenileri yetişmedi.  Üstüne bir de çok yakın zamanda kaybettiklerimiz var: Sümer Tilmaç, Mahmut Hekimoğlu ve Tarık Akan.

Türk Sineması’nı Türk Sineması yapan o dönemler, ekoller dönemi tamamen bitmek üzere.

Nasıl bitmesin ki? Başta bu sektörün hali hazırda içinde olan sinemacılar tarafından sahiplenilmeyen dönemler var Türk Sineması’nda. Çok parlak geçen fakat sonrasında yeni dönemlerin gelmesiyle sahiplenilmeyen…  Sahiden de sinema aşkıyla çekilen bağımsız filmleri, bu filmlerin yönetmenlerini ayrı tutarak; bahsetmiş olduğum ekoller döneminin ‘her şeyinden yararlanıp’ o dönemi korumaktan ve geliştirme vizyonundan bir haber kişilerin köşe başlarına geçmeleri Türk Sineması’na hiçbir fayda sağlamadı.

Tek bir örnek üzerinden yukarıda yazdığım her bir satır daha iyi açıklanabilir diye düşünüyorum.

Hababam Sınıfı.

Hababam Sınıfı bir Rıfat Ilgaz eseri. Sinemaya edebiyat uyarlaması olarak 1975 yılında tam 41 yıl önce geçiş yapan Hababam Sınıfı hala Türk Sineması’nın en çok izlenen film serisi.

41 yıldır nasıl oluyor da her yayınlanışında hiçbir siyasi yapı, hiçbir toplumsal yapı, ideoloji tarafında olmaksızın herkes tarafından ibresi hiç düşmeyen bir sevgi haliyle izleniyor? Türk Sineması adına konusuyla, yönetmeniyle, oyuncularıyla hatta çekimlerinin yapıldığı semtle, okul binasıyla çok önemli bir kilometre taşı oldu Hababam Sınıfı. Nasıl oldu bu? Türk toplum yapısı gözetilerek, siyasi yapısı analiz edilerek, ideolojileri tam olarak anlaşılmış ve anlatılmış doğru bir edebiyat eseri, doğru yönetmen tarafından, doğru zamanda, çok iyi oyuncularla mı çekildi?

Asıl sormak istediğim bu kadar güçlü bir sinema serisini bir sonraki kuşaklar tarafından neden geliştirilemediği?   Ne dersiniz? Aslında geliştirildi mi? Cem Yılmaz’ın, Yılmaz Erdoğan’ın, Şahan Gökbakar’ın, Ata Demirer’in sinema serileri Türk Sineması’ndaki kısır döngüyü, yaşayamama halini sona erdirdi mi? Özellikle Recep İvedik karakteri (Herkes ‘öküz’ bir karakter tanımlaması yaparken ben aksine çok yalnız ve hüzünlü buluyorum) İnek Şaban’ı solladı mı? Recep İvedik’in izlenme oranı henüz egale edilmiş değil; ne dersiniz buna? Sinemamız aslında yaşıyor da bunu belli mi etmek istemiyor? Sağlıklı ve doğru yaşayan herhangi bir şey kendini nasıl olurda belli etmez?

Bu soruların cevabını bilmiyorum. Cidden bir yanıt bulabilmek adına soruyorum. Her zamanki gibi de yazarak izini sürüp, bulmaya çalışacağım.

Yeşilçam döneminin içinde güldürü unsuru dahi olsa vazgeçemediği melodram yapısı Hababam Sınıfı ile kırıldı. Hababam, güldürünün tanımı gerçekten ne ise onu yapmakta başarı sağlayarak kuşakları ne tür bir gelişme gösterirse göstersin 1975 yılında çekilmiş haliyle etkiledi. Hababam da oynayan tüm oyuncular daha sonra toplumsal ve siyasi olarak dramatik konular içeren sinema filmlerinde oynadılar. Bunun en güzel örneği Tarık Akan. Akan’ın sinematografisini bir düşünün! Yol, Sürü, Karartma Geceleri.  Şımarık genç Damat Ferit’te nasıl bir ışık gördü bu filmlerin yönetmenleri?  Şener Şen’i düşünelim çok güzel bir örnek olarak. Eşkıya, Muhsin Bey, Züğürt Ağa. Hakikaten gıpta edilesi… Ertem Eğilmez bir on yıl daha yaşasaydı nasıl karakterler yaratılırdı Şener Şen ile; hayale değer. Kemal Sunal var. Ertem Eğilmez’in keşfiyle İnek Şaban tiplemesinde harikalar yaratmış bu adamın sonraki sinema filmleri Türk Sineması’nın önemli dönemlerinin yapı taşları. Aynı şekilde İlyas Salman, Ayşen Guruda, Adile Naşit…

Şahan Gökbakar’a bakalım. Recep İvedik dışında farklı iki karakter daha (Osman Pazarlama, Celal ile Ceren) yarattı fakat olmadı. O kadar baskın, sivri, koyu kıvam, kaba bir karakterdi ki İvedik diğer yaratılan karakterler Türk Sineması adına kilometre taşı olmadı maalesef. Cem Yılmaz. Birçok karakter yarattı. Fakat sanki kendi kendine oyuncaklarıyla oynamayı seven bir çocuk gibiydi. Arog’la, Goray’la, Ali Baba’yla öyle kendi halinde oynadı. Hatırı sayılır bir gişe başarısı elde etti her bir filmiyle. Fakat diğer çocuklar geldiğinde onları karşısına oturtup, onların hayal dünyasını da yöneten, onlardan birkaç yaş büyük ‘çocuk abi’ zekâsı onu öne çıkarmaktan ve Türk Sineması’na değişik yorumlar katmaktan ilerisine götüremedi. Yılmaz Erdoğan. Sinema’nın büyüsünden akıllı bir esnaf gibi yararlandı. Halkı iyi tanıyor, nabzı iyi tutuyordu. Tüm karakterler halkın ta içinden geliyordu fakat aynı davranış biçimleri ve aynı ses tonlarıyla. Türk Sineması içerisinde kilometre taşı olmaya yetmedi. Ata Demirer…

İzini sürüp, cevaplarını bulmaya çalıştığım sorular içerisinde yazarken şunu fark ettim:

İsimlerini ve yaptıkları sinema filmlerini yazdığım yeni dönem yönetmenler için de ‘kendileri dışında’ gerçekten parlayan, vitrini tamamen dolduran bir oyuncu yok. Evet, aynı Hababam Sınıfında olduğu gibi bu yönetmenler de kalabalık kadrolarla çalıştılar fakat hepsi de tek tabancaydı. Hababam Sınıfı’nda tek bir sinema serisinden Türk Sineması on on beş oyuncu kazanırken, yeni dönemde yirmi yirmi beş arası sinema filminden bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar oyuncu kendini parlattı. O oyuncular da zaten kendileriydiler.

İşte Türk Sinema’sı adına bahsettiğim kısır döngü budur. Modern çağın selfi kültürünün modern Türk Sineması’nda vücut bulmuş halidir bu. Kolektif yapının hiçbir özelliğinden bahsedemeyeceğiniz denli  bir kısırlık yaratmaktan öteye geçemeyen bir yapı. Aynı modern çağın selfi kültürü içinde (ki onlar yarattılar bu kültürü zaten) Amerika Sineması, Avrupa Sineması, Kore Sineması, İran Sineması, Rus Sineması… vb sinemalar da olmasına rağmen bu ülke sinemaları sağlam bir kolektif yapı üzerinden devam edebiliyor. Kendi içlerinde sorun yaşasalar dahi ‘mış gibi’ yapmaya devam edebildikleri ciddi bir endüstri oluşturup bunun devamlılığını sağlayabiliyorlar. Biz de eksik olan merak, hayal, vizyon olmasına rağmen bireysel olmaktan öteye geçememekte.

Çok değerli isimleri arka arkaya belki de en verimli olabilecekleri yaşlarda kaybettik. Birçoğu sinemadan elini eteğini çekmişti zaten. Yaşıtları ve onlardan yaşça büyük oyuncular hala Amerika ve Avrupa’da sinema sektörünün içinde film çekiyorlar. Fakat Türkiye’nin maalesef hiçbir oluşuma, yapıya, sanata yer bırakmayacak denli sosyal, siyasal ve ekonomik çalkantıları var.

Şimdiye kadar yüzde yüz insan haklarından yana, eşit, adil; hiçbir ideolojiye bağlı olmaksızın yaşamış, eğitime gönül vererek çalışmış Tarık Akan’ı en verimli çağında 66 yaşında kaybettik.  Şu an Sinema sektörünün içinde  ‘Sinema Aşığıyım’ diyen kaç kişi o hayattayken ondan bir şeyler öğrenmek istedi?

Türk Sineması isim olarak varlığını hep sürdürecek. İçini iyi doldurmak anlamında umudu yitirmemek gerek. Evet, yaprakları dökülen bir Yeşilçam’ımız, köşeleri tutmak varken bayrağı devralma konusuna pek de ehemmiyet vermeyen film şirketlerimiz, vizyona giren filmleri günübirlik bir anlayışla tanıtan (eleştirmeyen) film eleştirmenlerimiz, yani toparlamak gerekirse;  bireysel körlükten dolayı içinde yüzdüğümüz okyanusu göle çevirdiğimiz bir sinemamız var artık.

Küçücük de olsa arka bahçesi olan bir Türk Sineması bu. Bağımsız filmler de olmasa oksijene hasret kalacağımız bu düzende, iyi ki bu işe gönül vermiş bağımsız yönetmenler var. Az da olsa nefes alıp vereceği, hayatta kalıp yaşayabileceği alanları yaratma konusunda Sinema Sanatı üzerine sanat yok çünkü.  Sinema bir vahadır. Yeşillikler içinde bir vaha…

Sinegazete editörü 

Aynur Kulak

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.