Yeşilçam filmleri

Ah Bir Zengin Olsam!

En’lerin müzikali: Fiddler on the Roof, ilk olarak 1917 yılında Yahudi asıllı Rus bir yazar olan Sholem Aleichem tarafından kaleme alındığında ismi ‘Tevye ve kızları’ idi. Ki o dönemde Aleichem’ın ölümünden sonra sahnelenen oyun bir ara sırra kadem bastı ve tekrar hayat bulması için müzikale dönüşmesi şarttı. Oldu da, 1964 yılında! Amerikalı oyun yazarı Joseph Stein, oyunu tekrar elden geçirip bir güzel müzikale dönüştürdü ve kitaplaştırdı. O kadar ses getirdi ki, bu sesin yankıları Fatoş Sevengil ve Nevit Koddalı’yı uyandırarak kendisini yeni bir dile çevirtti. Böylece o dönem Cüneyt Gökçer efsanesinin başrolüyle hayat bulan oyun, halen daha oynanmaktadır. Oyundan bize en büyük hediye ise: Ah Bir Zengin Olsam tınılarıdır belki de.

Oyunun bu denli ses getirmesinin temel sebebi, coşku ve cümbüş ortamının içinde hüzünlü ve derin bir ideolojinin yatışıdır. Geleneklerine bağlı, hele ki yegâne gücü ve ahlakı bu geleneklerle harmanlanmış bir toplumda; acımasızca, sert ve aniden hayatın içine düşen yenilikler belki de en kötü şeydir. Dahiyane olan ise, varlığı gözle görülemeyecek kadar küçük bir eksende kendi halinde yoğrulup giden Anatevka kasabasında bir garip Sütçü Tevye ve kızlarının yaşamı üzerinden devleşmesidir hikâyenin.

Fiddler on the Roof (1971)

1926 yılında Kanada’da doğan, Güney Amerika’yı otostopla gezdiğinde henüz 18 yaşında olan ve ırkçılık karşıtı, işçi yolsuzluklarını hazmedemeyen üstelik bunları filmlerine yansıtan Norman Jewison’ı görüyoruz yönetmen koltuğunda. 181 dakikalık filmin başrollerinde: Haim Topol, Norma Crane, Paul Michael Glaser yerlerini alıyor. Müzikleri unutma gafletinde bulunmayacağım elbet! Jerry Bock, John Williams ve Sheldon Harnick bizi Doğu Avrupa ezgileriyle tanıştırıyor. Bu tınılar hemen her insanın kendini kaptırabileceği, sıcak-samimi ve ‘bizden’ bir büyüye sahip, müziğin evrenselliğini bir kez daha görüyoruz.

1900’lü yılların başında, Ukrayna’nın Anatevka kasabasındayız. Bu dönemde ciddi siyasi sıkıntılar her yerde hissedilmekte! Çarlık rejimi hak getire, ağır bir bunalım ve deformasyon halka inceden yayılırken, Yahudi sütçümüz Tevye, inekleriyle uğraşıyor. En büyük derdi üçü evlilik çağına gelmiş olan beş kızıdır Tevye’nin. Sevgili eşi, kızlarını bir an evvel evlendirmek ister fakat yoksullukla baş edemeyen Tevye kızlarını evlendirmek bir yana, onlara çeyiz bile hazırlayamaz. Geleneklere göre araya giren çöpçatanlar, kızlar için damat adayları bulurlar, aksi söz konusu bile olamaz. Çünkü bu bir gelenektir. Zengin damat adayları bir bir önüne çıksa da, Tevye için en büyük erdem akıldır ve bunun arayışındadır içten içe. Filmin ilk dakikalarından itibaren Tevye’nin Tanrı ile yaptığı monologlardan trajikomik isyanlarını birçok kez görüyoruz. Güldürürken düşündüren bu olsa gerek!

Gel zaman git zaman gelenekler içerisinde akıp giden bu eksende, dış dünyadan bir Perchik çıkagelir. Tevye’ye oldukça yabancıdır çünkü yenilikçidir ve devrimin ilk kıvılcımıdır Perchik. Bu genç, biraz süt karşılığında Tevye’nin kızlarına eğitim vermektedir. Zamanla Perchik’in söylemleri Tevye’yi etkiler fakat bunlar aykırıdır ve yanlıştır. Kızların sevdikleriyle evlenmeleri söz konusu bile değildir!

Aslında sıradan bir aile hayatının biraz seslendirilmiş halini izliyoruz gibi gelebilir. Hikayemizde asıl olan Damdaki Kemancı ve Perchik’in birer metafor oluşudur ve hikâyenin alt metninde bir toplum yarasının deşilmesidir. Üstelik eğlenceli, coşkulu ve sıcak bir eleştiridir bu, savaşın soğukluğunu, geleneklerin katılığını yıkan, ritmik bir eleştiri! Tevye, toplumun katı ahlakıdır, her zaman kendi ritminde akıp giden ve tüm engellere rağmen yolundan dönmeyendir. Bu nedenle Damdaki Kemancı imgelemine yedirilmiştir. Perchik ise kırılma noktasıdır.  Rusya’daki sosyalist fikrin,  kapıdaki reformların habercisidir. Minicik dünyalara kadar girebilmesi, düşüncenin gücünü ve yayılımının esnekliğini vurgular. İyi ya da kötü bir son söylemek niyetinde değilim, yenilik ve gelenek çatışmasının varoş müzikalini izleme lüksünü kimseden almak istemem doğrusu. Çünkü bu çok ‘bizden’ bir hikâye…

2 Yorum

Yorum bırakın

Berna Güler

Berna Güler

Yardımcı editör
Balıkesir-Altınoluk'ta '94 sonbaharında dünyaya geldi. Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji mezunu. 5 yıldır Aigai Antik Kenti'nde arkeolog. Kendini bildi bileli sinema, edebiyat ve müzik tutkunu. Kültür-sanat dergilerinde bazen yazarlık bazen şairlik yapıyor. Başucundan bir kitap: Hermann Hesse-Siddhartha, ruh ucundan bir şarkı: The Strawbs-Tears and Pavan ve zihin ucundan bir film: Alejandro Jodorowsky-El Topo derim.Mail yollamak için linke tıklayın.