Ana sayfa » Uluslararası Eskişehir Film Festivali19 yaşında

Uluslararası Eskişehir Film Festivali19 yaşında

On afişle Eskişehir esnafına elimizde bir etkinliğimiz var, asar mısınız? diyerek yoluna düşülmüş bir kararlılığın evrilerek 19. yaşına nasıl da dimdik ve umutla ‘Merhaba’ deyişini hep birlikte yaşadık bu yıl yine Eskişehir’de.

43’ü uzun metrajlı, 55’i kısa metrajlı olmak üzere toplamda 98 film, 4 belgesel, 7 sinema dersi, 3 konser ve 1 sergiden oluşan 19. Uluslararası Eskişehir Film Festivalinin bu yılki açılış filmi ise “Doua Lozuri” yani “İki Şanslı Bilet” oldu.

Festivalin bu yılki Onur Ödülleri ise, Lale Belkıs ve İzzet Günay’a layık görüldü.  Sinema Emek Ödülleri ise Tomris Giritlioğlu ve Zeki Baksı’nın oldu. Yılın Performansı Ödüllerini sahipleri ise Reha Erdem’in Koca Dünya filmiyle Ecem Uzun, “Kalandar Soğuğu” ile Haydar Şişman oldu. “Sinemaya Katkı Ödülü ise, Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği’ne verildi.

19. EEF’den geri Kalanlar

  1. Uluslararası Eskişehir Film Festivali diğer yıllara kıyasla bu yıl konuklar, ödüller ve birkaç film dışında temkinli bir ferasetin ayak izlerini görür gibiydim.

Festivalin, ülke açısından zorlu bir yıl içinde gerçekleşiyor olmasının da bunda payı büyük.  Bu noktada festivalin ve belki de elim hadiselere rağmen vakur halkımızın içinde bulunduğu toplumsal ruh halinin de bir özetiydi Lale Belkıs’ın sözleri; ödülü aldıktan sonra konuşan Belkıs, “Bu ödülü onurlu halkım için alıyorum” demişti. Hemen önünde o anı yakalamak için çabalayan basın grubu içinde olduğumdan duygularını nefesinden bile hissetmek mümkündü. Yıllara meydan okuyan Yeşilçam’ın ve Türk Sinemasının sesiydi bu bir bakıma ve Belkıs’ın sesinde dile gelmişti.

Emek ödüllerinin sahiplerinden Tomris Giritlioğlu da ideal toplumun kaynağında sinemanın varlığına dikkat çekti. Güzel günlere olan inancını koruduğundan söz açan usta isim, Umut filminin sinemaya çektiğini belirtip Çirkin Kral üzerinden tüm sinema emekçilerini saygıyla anarak şöyle dedi, “Yılmaz Güneyi tanımak filmini izlemek bende çok şey değiştirdi. O günden bu yana özgür, demokrat ve güzel hikâyelerle seyirciyle buluşmak en büyük amacım!

19.Uluslararası Eskişehir Film Festivali

 “Kaygı”lanın çünkü diyaloğumuz kalmadı

Festivale dair pek çok şey yazılabilir, çizilebilir elbette fakat festivale damgasını vuran bir liste yapacak olsaydım birinci sırada “Kaygı” gelirdi. Ceylan Özgün Özçelik’in yönetmen koltuğunda olduğu film kayıp bir kutsal kitap varmış da uzun arayışlar sonunda keşfedilmiş gibi. Doğru veya normal algısının nasıl da sahteliklerle karılmış kara bir harçla inşa edildiğini çarpıcı bir şekilde yüzlerimize vuruyor.

Tarihin önemini kavramanın ötesinde geleceğin inşa edilmesinde de geçmişin izlerinde saklı duran o yüzleşmelerin önemine dikkat çekiyor. Toplumsal olana dair ne kadar yanlış varsa onların üzerine gidiyor. Tıpkı bir ayna görevi yüklediği içeriğindeki olay ve durumlarla, yaşanmışlıklarda saklı tüm hataları çarşaf çarşaf önümüze serip bizi katlanılması güç bir acıyla baş başa bırakıyor, “Kaygı”

Medya sektöründe yaşanan aymazlık ve işgüzarlık ilmik ilmik işlenirken, medya çalışanı olarak yaşamını sürdüren Hasret’in gerçekten de birçok şeye hasret bırakıldığına işaret ediyor. Hasret’in TV kanalı üzerinden iktidar-sermaye eksenindeki basının, içine düştüğü gaflet ve sektördeki tahsilli cinnete de dokunmadan edemiyor Özçelik.  İnsanlar arası iletişimde ne kadar duyarsızlaştırıldığımızın da bir göstergesi aslında Hasretin çevresiyle yaşadıkları. Postmodern dijital çağda her şey gelişirken, insanın nasıl da bir kapalı kutu haline gelebildiğini görmemek mümkün değil.

Toplumsal bellekte söndüğü düşünülen ama sönmeyen travmatik unsurların, zamanla nasıl da kıvılcımlanıp bireyde gün yüzüne çıktığının anlaşılması durumu, bence filmin değil tüm toplumun temel meselesi. Genç yönetmen de bunun farkında. Yapıp ettiklerimizden ve yaşananlarda hepimizin payı olduğu kanatinde. Bunu ifade ederken de mükemmel olma arzusuyla yanıp tutuşan günümüz insanın nasıl da yok olup gittiğine değiniyor aslında.

Arka planlarda gösterilen kentleşmenin ve serbest piyasa ekonomisinin toplumsal bilinç ve huzuru içten içe kemirdiğinin, değerleri tükettiğinin alt metin olarak verildiği sahnelerde şu andan bile izler bulabiliyoruz. Filmin başından sonuna dek aralıksız süren o kaygı ve kasvetin tohumlarına geliyor sıra; evde yaşananlar, geçmişe duyulan özlem ve geleceğe beslenen kaygılı bekleyiş yerini anne ve babasızlığın da etkisiyle Ülkedeki psikolojik baskı ve sinir harbinin bireyde yarattığı duygusal yıkımı gözler önüne seriyor. Diğer bir boyutta da yüzleşmenin en katı halini görmek mümkün Kaygı” da. Özçelik vermek istediğimi verdim dediği filmde Madımak’ta insanlığın utanç duvarlarını örerken, gözlerimizden bedenlerimizi aşıp o ana götürüyor bizleri.  Gezi Olaylarına da atıf yapılmış Gaz maskeleri ve sokaklardaki durum bunun açıkça ifadesi.

Ses ve görüntünün anlamlı uyumunda, sloganları duyuyor, görüntüleri belli belirsiz görüyoruz.  Türkiye tarihindeki en acılı ve utanç dolu günün tüm hunharlığı ve şiddeti korkusuzca verilmiş. Sahnelerde ışık kullanımı da gözlerden kaçmıyor. Yaşanan elim hadiselerin nasıl vuku bulduğuna değinerek retrospektif bir yapı var diye düşünüyorum. Özçelik sadece olayı vererek salt bir politik film yapmaktansa olayda payı olan etmenleri bir bir yansıtmış beyazperde. Bana kalırsa mücadelesi uğruna diyetleri ödenen ve hala ödenmekte olan barış ve medeniyetin tarafına olmak da bunu gerektirirdi zaten. Özçelik yüzleşme üzerinden ele aldığı toplumsal travmaları verirken bu yolu tercih etmekle, savunduğu değerlerin gereğini de yerine getirmiş oluyor. Taraflardan biri nedense hep baskı ve şiddeti, susmayı, üstünü örtmeyi ve gerekirse yine şiddete başvurmayı ifade etse de yakın tarihle barışık olmanın ve adaletsizliklere dur denmesi gerektiğinin altını kalın kalın çiziyor.  Yönetmeni ve eserini bu kaygının temellerinden söküp atmak çok güç. Boğuk ve gergin sesler arasında köpeğin Hasrete seslenmesi de önemli bir vurgu bir bakıma.

Bu sebeple, “Kaygı”lanın diyor yönetmen Özçelik, “Kaygılanın”, “Kaygı”lanın çünkü bir Kangal Köpeğinin Hasretle kurduğu diyalog kadar bile diyaloğumuz kalmadı! “Kaygı”lanın çünkü bir köpek kadar bile anlamaya çalışmıyoruz. “Kaygılanın çünkü bu hale bizi yine bizim yaptıklarımız ve bizim bencilliklerimiz getirdi.

Karadeniz’den Tokyo’ya uzanan bir öykü “Kalandar Soğuğu”

Tokyo’dan ödülle döndüğü o geceye dair yaşadıklarını anlatırken filmi çok zor şartlar altında çektiklerini ve zorlandıklarının altını çiziyor Mustafa Kara.

Filme dair önemli geri dönüşler aldığını belirten Kara için belki de en kritik dönüşlerden birinin de Nuri Bilge Ceylanın filmi izledikten sonra filmden etkilenmiş olması. Nuri Bilge Ceylan’ı heyecanlandırması ve usta yönetmenin desteğini üzerinde hissetmesinin motivasyonu bakımından önemsediğini dile getiren yönetmen için film sancılı bir sürecin doğurduğu gülen bir bebek adeta.

Yıllarca setlerin tozunu yutmuş ve deyim yerindeyse setlerde pişmiş bir isim Mustafa Kara. Yıllarca Yönetmen Yardımcılığı ve asistanlık yapmış bir sinemacı. Kendisiyle tanıştığım gün yaptığı konuşmasında o sıcakkanlılığını ve samimiyetini hissedebiliyorsunuz.  Setlerdeki o yıpranmanın hiçbir olumsuzu yönü yok ne bir agresiflik ne de bir hırs.  Tamamen samimi ama bir o kadar da ciddi bir yönetmen Mustafa Kara.  Mütevaziliğinden asla ödün vermeyen duruşu onu daha bir değerli kılıyor belki de. Onunla Tokyoya dair konuştuğumuzda görüyorum ki sürecin içinde en çok düşünen isim olmuş; “Acaba ne olacak?” “ Oyle mi?” “Boyle mi? “Oldu mu olmadı mı?” gibilerinden tamamen insani düşünceleri hep iç ses olarak yaşamış Kara.

Filmle ilgili olarak ise bir gerçekliği ifade etmek istediğini belirtiyor yönetmen. Hissettiği şekilde aktarmaya özen göstermiş. Filmin konusuna dair esas çıkış noktası ise memleketi Trabzon ve Karadeniz Bölgesi.Rumi takvime Karadeniz’deki yerel halkın takvimine göre Ocak ayına verilen bir isim olan Kalandar ayı, birden fazla inanışı beraberinde barındırıyor bölge halkı için.  Karadeniz Bölgesi insanları için kutlamaların yapıldığı o gecenin sabahı da eve gelecek olan ilk kişinin o eve uğur getirdiğine inanılıyor. Ertesi sabah ise ahırdaki en küçük hayvanı eve getirip masumiyetinin tüm yılı etkileyeceği inancı hâkim.  Bunların yanı sıra Kalandar Soğuğu, insanın en buhranlı olduğu bir zaman dilimini de ifade ediyor o yörede. Filmine ilişkin “Öykümüzün de kırılma noktası aslında bu.” diye özetliyor Kara. “Maden rezervi aramaya başlayan Mehmet’in karar verişi bu zaman dilimine tekabül ediyor” diye de ekliyor.

Yönetmen Mustafa Kara’nın da ifade ettiği gibi yöresel ananelerin etkisi hissediliyor filmde. Bir amaç için yola çıkarken bir başka edinimi ya da amacı kazanıverir insan mesajını alabiliyorsunuz. Sınırsızlığın içinde bir sınır varmış da sınırları zorluyor gibi Mehmet bir amaç uğruna. Hyatın en temel öyküsü belki de, “Arayış”; bitmeyen bir arayış aktarılmış beyazperdeye “Kalandar Soğuğu ile. Film bana Charlie Chaplin’in Altına Hücum filmini hatırlattı.  Filmde, birçok maceracının gibi Klondike Altına Hücumu hareketinde Alaska’ya altın aramak için giden “Küçük Serseri” Şarlo’nun buradayken çektiği sıkıntıların yanı sıra düştüğü gülünç durumlar ve hırstan gözleri dönmüş insanların zaafları gözler önüne serilirken tüm bunların ötesinde de bir aşkı bulması anlatılmaktaydı. Kim bilir belki de Mehmet için de yeni bir aşktı bu farkında olmadığı ya da olamadığı. Şarlo gibi gerçek aşkı bir kadında bulmasa bile içinde bir yerlerde keşfetmenin verdiği dinginlikle bir gerçekliği gördük Mehmette Kalandarın çelik gibi Soğuğunda.”

Egenin minik bir kasabasında hayata gözlerini açan orta direk bir memur çocuğu olarak dünyaya geldim.

Okumak en büyük silahın olsun diyen bir baba ve kendine güveniyorsan hiç korkma diyen bir annenin
ilk çocuğu olunca çocukluğum da ergenliğim de hep hareketli geçti. Ne yapmak istediysem en iyisi olmak için çabaladım. Okudum, öğrendim. İzledim, bildim ve hissettim. O da yetmedi yazdım, hep yazdım…
Gözlemledim, yaşadım ve tekrar yazdım…

Şimdi ise hem muhabirlik hem de fotoğrafçılık minvalinde ilerlerken sinema ve tarihi de eklemledim bin bir emeklerle eğitimlerini aldığım bu dallardan oluşturduğum anlamlı resmime…
Çirkin Kral’la tanıştığım Sinemaya tutulup kaldım.
Sonra mı?
Sonrası hep “Umut”
Bence hepimiz
“Umut”taki Cabbar’ın altını bulma umudu ile yaşıyoruz hayatta. Film bitiyor belki ama Cabbar’ın arayışı hiç bitmiyor…

Yedinci sanat sinemada neyi nasıl gördüğünüz önemlidir ve unutmadan,” Sanat nedir?” diye soranlara benim yanıtım “Sanat doğması gerektiği için doğan bir çocuktur. O var olan tatminsizlikler ki onlar da doğum sancıları ve haykırışları dır aslında sanatın.”

Siz ne düşünüyorsunuz?

0 0

Bir yorum bırak

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Lütfen zorunlu alanları doldurunuz. * Yorumlar onaydan geçtikten sonra yayımlanacaktır. Küfür, hakaret ve spam içeren mail yazmayınız. Yapacağınız yorumlara lütfen dikkat ediniz.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Araç çubuğuna atla