Röportajlar

Yönetmen Ali Rıza Bayazıt ile Röportaj

Merhaba Ali Rıza. Öncelikle seni tanıyabilir miyiz?

1988 Kahramanmaraş doğumluyum. Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunuyum ve şu an bir Telekom firmasında çalışıyorum. Yakın gelecekte kalıcı mesleğimin yönetmenlik olmasını umuyorum. Evliyim ve bir kızım var.

Sinema maceran nasıl başladı?

Özellikle lise yıllarımda sinemanın yeni kilometre taşlarının oluştuğu bir dönem vardı. 2000’lerin hemen öncesi ve sonrası. “Matrix”, “Titanic”, “Harry Potter” gümbür gümbür. “Tamam! benim yapmak istediğim iş bu.” dedim. Lisede iken okulda bir kısa film etkinliği düzenlendi ve bir yerden bulduğumuz bir kamera ile filmimizi tamamladık. Festivalde 1. olarak ilk ödülümü almıştım.  Sinema her geçen gün daha çok ilgi alanıma giriyordu. Fakat üniversite hazırlık sınavları yüzünden bayağı bir sekteye uğruyordu her şey. Ailem,-sayısal kökenli- olduğum için iyi bir bölümde okumamı istiyorlardı. Onlara göre “iyi bölüm” kazanması zor olandı. Onların istediği bölüme gittim ama sonrasında benim istediğim yerde ve işte çalışmak üzere söz aldım. Muhtemelen, “Elinde bir altın bilezik olsun, gençlik ateşidir-hevestir gelir geçer.” diye düşündüler. Tabi üniversitenin ilk yıllarından sonra dersler beni daha da zorlamaya başladı. Vaktimin çoğunu sinemaya ayırdığım için ortalama sorunu yaşamaya başladım. Bir yandan da hep istediğim bir kamerayı alamamanın ıstırabı vardı. Kendimce bir hedef koymuştum. “Önümüzdeki 5 ay içerisinde 2 yıldır alamadığım kamerayı elde edemezsem bu işin peşini bırakacağım.” Çünkü ne kadar uğraşsam da bir şekilde alamıyordum. Bu düşünceler etrafında dolaşırken bir vize gecesi bölümden bir arkadaşımla marketten cips ve muz(!) almaya gittik. Gerçekten ben de bilmiyorum muz ne alaka. O saatte ne olduğunu da iyice anlamadan ve arkadaşımda da kontör olmadığı için paketten çıkan şifreyi ben gönderdim. 1 ya da 1,5 ay sonra bana çekilişten pahalı bir oyun konsolu çıktığını öğrendim. Artık o kamerayı almak için önümde sağlam bir fırsat vardı. Final döneminin yaklaşmasına aldırmadan kalkıp İstanbul’a geldim. Sirkeci’den kamerayı aldım. İnanılmaz bir mutlulukla tekrar üniversiteye döndüm. Tabi bir de madalyonun öteki yüzü var. Problemli derslerimin birinde ders saatinde dersin başlamasını beklerken bir arkadaşın uyarısıyla acı gerçeği öğrendim. Hoca finali 2 hafta öne, o güne almıştı. O dersten kaldım ve o ders yüzünden ortalama problemiyle dönem uzatmış oldum, başbakanlık bursum kesildi. Uzunca bir dönem olayın şokunu atlatamadım. Fakat, “Artık sinemayla uğraşmak için daha çok zamanım var.” fikriyle kendimi avuttum. Kör topal hem üniversiteyi bitirdim hem de bu esnada 4 kısa film daha çektim. İş hayatına başladıktan sonra 3 kısa film daha çektim. Genel olarak bu şekilde.

“Anomali” filminin hikâyesi nasıl ortaya çıktı? Filminin yapım öncesi ve yapım sonrası aşamalarını anlatabilir misin?

Kızımın vitamin B12 seviyesi yükselmiyordu. Eşimin de bulunduğu bir ortamda, bunu düzeltebilecek ve B12 seviyesini yükseltebilecek “tamamlayıcı tıp” (tıbbın alternatifi olmaz.) dedikleri bir sistemden bahsetmişler. Eşim de götürmemiz için ısrar etti. Ben de “Ayarlarla oynanabildiğini varsayarsak yanlışlıkla başka değerler de yükseltilebilir ve daha farklı sonuçlar ortaya çıkabilir.” dedim. Sonrasında tabi ki bu işleme götürmedik ama bu bize film için bir çıkış noktası vermiş oldu. Tek farkı fizyolojik olarak değil de psikolojik olarak işlemek daha çekici geldi. Ayrıca küçükken erkek kardeşimin bir akvaryum balığını makas ile ikiye böldüğünü hatırlıyorum. Genelde çocuklar, sesi çıkmayan canlıların acı hissetmediklerini düşünürler. Bu da hikâyede yardımcı oldu. Kendisi kızacak ama biraz da eşimin dalgınlıkları katkı sağladı diyeyim.

Filmi 4 günde çektik. Hikâye 5 mekânda ve 5 gün dönümünde geçiyor. 8 cast ve 20 teknik kişi ile kısa film için bayağı kalabalık bir ekiptik. Bu yüzden zorlayıcı yanları oldu. Ayrıca sette kedi var, balık var, çocuk var…  Çocuk oyuncular hafta içi okulda oldukları için onların sahnelerini hafta sonuna denk getirmem gerekiyordu. İlk kez makyözle, ekip servisi ve yabancı bir müzisyenle çalıştım. Setin 2. günü gelemeyeceğini söyleyen bir oyuncu oldu. Işık kurulurken ertesi gün için başka bir oyuncu ayarlamak zorunda kaldım. Bu kadar zorluğa rağmen izlenebilir bir şeyler ortaya çıkarmak güzel.

Youtube kanalında “Anomali” filminin 200 bine yakın izlenme aldığını görmekteyiz. Senin için bu rakam ne ifade ediyor?

Filmler izlenmek içindir. Bazı festivaller ya da yarışmalar açık gösterimin yapılmamış olması şartını koşuyorlar. Buna rağmen ben filmi tamamladıktan 4 ay sonra internete yüklemiştim. Amacım olabildiğince çok kişiye ulaşabilmekti. Genel olarak izlenmeler belli bir seviyede gitti. Sonrasında beğenilerin ve yorumların etkisi olsa gerek YouTube’un önerilen videolar kısmına düştü. Çok hızlı bir ivme ile izlenmeye başladı. Beğeni oranları ve yorumlara bakarak %90 bir beğeni söz konusu diyebilirim. “İnsanları oldukları gibi kabul edin.” ve “Toplumdaki bir bireyin ayarı bozulursa bundan bütün bireyler etkilenir.” gibi mesajların filmi izleyen kitlede de karşılık bulması tabi ki de çok sevindirici. Sizin hikâyelerinizi, anlatımınızı beğenen birilerinin olduğunu görmek çok hoş bir duygu. Emeklerin zayi olmadığını görmek, güzel tepkilerle karşılık bulmak çok güzel.

Filmlerin festival süreçleri nasıl geçti? Nasıl bütçe oluşturuyorsun?“Anomali” filminde Kültür ve Turizm Bakanlığından destek almışsın, sistem nasıl işliyor anlatabilir misin?

Aslında ilk kısa filmlerim bütçesiz. Son iki kısa filmimi bütçeli çektim.

2005’te “Kemik”, 2006’da “Mezarlık”, 2007’de “Beklenmeyen”, 2008’de “Tecessüs” isimli bütçesiz filmleri çektim. Sadece “Tecessüs” ile bir festivale katıldım ve festival katalogunda yer aldı. Bir müddet aradan sonra 2013 yılında iş yerinde yapılan bir yarışma için eşimle birlikte “İyi ki TTNET’liyim” isimli filmi çektik. Büyük ödül 3000 TL’yi kazandık. 2015 yılında “Varış Noktası” isimli bir kısa film çektik. 3000 TL bütçeli bu film yaklaşık 20 yarışmada festival seçkisi oldu. Bunlardan bazılarında finale kalarak içlerinde 1.’lik, 3.‘lük ve mansiyon da dahil olmak üzere 3 önemli ödül aldı. Festival ve platform yayınlarından yaklaşık 12.000 TL gibi bir telif aldım. İyiden iyiye şevkimizin arttığı bir dönemde bu sefer hedefleri yükselterek bizi daha da zorlayan bir işin altına girdik. “Anomali” isimli projemizle 2016 yılı içerisinde GençDes Projesi kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 10.000 TL’lik destek aldık. Proje 14.000 TL’ye mal oldu. 10 festivalde finale kaldı ya da resmi seçkide yer aldı. Film festival sürecini tamamladı. Şu an YouTube üzerinde ve bir Pay TV platformunda yayımlanıyor.

Yani önce öz kaynak ile çekmiş oldum. Sonra ise hem destek hem de önceki filmin getirileri ile diyebilirim. Aslında ilk başta ben de inanamadım destek çıktığına. Belki o sene pek duyulmadığı için ya da başvuru süresini kısa tuttukları için şansımın artmış olabileceğini de düşünüyorum. Fakat burada şunu söyleyebilirim: Başvurular esnasında mutlaka güzel bir sinopsis ve yönetmen görüşü de eklenmeli. Olaya hep şöyle bakılmalı: Birkaç cümle ile okuyan kişi: “Bu iş güzel hazırlanılmış bir iş.” ve “Bunu yapacak kişi altından kalkabilir.” dedirtmeli diye düşünüyorum.

Önceki filmlerinden “Tecessüs” distopik bilimkurguydu.“Anomali” filminin de bilimkurguya kayan yanları var. Bilimkurgu sinemasına özel bir ilgin mi var?

Çocuklukta sinemaya merak salanlar için sinema eşittir korku/gerilim ya da bilim kurgu filmidir diye düşünüyorum. Sinemanın kendi büyüsü sebebiyle aslında içinde bulunmak istediğimiz gerçeküstülüğü seviyoruz. Benim için de bu iki türün önemi büyük. İnsan sevdiği ve görmek istediği şeyleri yapmak istiyor. Ben de özellikle bu iki türün hayranıyım ve galiba bu minvalde şeyler çekeceğim.

Sağlık sektörünün yozlaşmasını farklı bir perspektiften anlatmışsın. Seni bu konuyu anlatmaya iten şey neydi?

İşin ehillerini tenzih ederim fakat öyle bir algımız var ki beyaz önlüklüyse “her şeyi biliyordur.” diyoruz. Bunu sakallıysa şöyledir, parkalıysa böyledir diye de çoğaltabiliriz. İki süslü cümle bizi aldatır konuma gelmiş durumda. Kendimizi ya da kanımızdan canımızdan olanları bu kadar kolay bir şekilde başkalarına emanet edebilir durumdayız. Kırmızı ekoseli bir kapak ve keten iplik görünce o cam kavanoz bizim için “organik” algısı oluşturmaya yetiyor. Hâlbuki gerçekler bambaşka. Tedavi arayanlara hasta değil de müşteri gözüyle bakılan her ortamdan kaçınmalı. Ve bir şekilde sistem açıklarını, hukuki boşlukları kullanarak kendilerine zemin hazırlayanlara izin verilmemeli diye düşünüyorum. Biraz bunlara tepki olarak çekilmiş bir film diyebiliriz.

Ülkemizdeki “Radyo, Televizyon ve Sinema” bölümlerinin eğitimini nasıl buluyorsun? Sence 4 yıllık lisans eğitimi yerine kaliteli bir atölye programı yeterli olabilir mi?

Aslında sadece yaşadığım tecrübeler üzerinden örnek vermenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Etrafımdaki çoğu bu bölüm mezunu insan ya başka bölüme puanı yetmediği için seçmiş ya da çok büyük hayallerle gidip aradığını bulamamış. Ben bu bölümde okumamamın büyük bir sıkıntısını belirli bir dönem yaşadım. Çoğu klasikleri izlememiştim ve genel terminolojiye hâkim değildim. Fakat sinemaya alaylı olmanın bir faydası olarak ta şunu hissediyorum: Belli bir noktadan sonra bazı hocaların beğenileri bir sonrakine o da bir sonrakine aktarılmış ve artık öyle bir noktaya gelmiş ki sanki sadece bir çeşit film türü var ve sadece onlara film denir. Yani teşbihte hata olmasın artık bazı fikirler fabrikasyon olmuş gibi hissediyorum. “Film şudur, film budur.” denilen yerden kaçmak lazım. Bence filmler ve beğeniler vardır. Lütfen bu söylediklerim uzaktan sallamak olarak algılanmasın. Benim de istifade ettiğim çok bilgili, değerli akademisyenler var. Ben sadece görünür kısmından bahsediyorum.

Atölyeler ile ilgili de şunu söyleyebilirim. Katılımcıların ortalama olarak seviyeleri eşit olmadığında, o programın seviyesi en alta göre şekillenmiş oluyor. Fakat en az bir atölyeye katılıp kendi seviyeni anlayıp ona göre ilerlemek, gerekliyse başka atölyelere katılmak çoğu kişi için faydalı olabilir. Bence bir şekilde film çekilen ortamlarda olunmalı, film çeken kişilere yakın durulmalı, hiç olmazsa o ortamların havası teneffüs edilmeli. İnsanı yapabileceğine inandıran şeyler bunlar ve sık sık ihtiyacınız oluyor. Ben genelde film söyleşilerine, yönetmenin katıldığı etkinliklere dahil olmaya çalışıyorum. Özellikle sevilen türlere ait yeni çıkacak filmlerin sosyal medya hesapları hemen bulunup takip edilmeli. Çoğunun yönetmenli/oyunculu gösterimleri oluyor. Sinema derneklerinin etkinlikleri, festival organizasyonları takip edilmeli. Emin olun hem çok güzel şeyler öğreniyorsunuz hem de dediğim gibi değer verdiğiniz o kişinin 3-5 koltuk gerisinde oturuyorsunuz. Hissiyat önemli.

Filmlerinin senaryoları sana ait, sence yönetmek mi zor yazmak mı?

Şimdiye kadar başkasının yazdığı bir şeyi yönetmek gibi bir fırsatım olmadı. Aslında bu işin doğası gereği hep bir şeylerin zorunda kalıyorsunuz. Film çekmek için yeni başlayan biri kendi yazmak zorunda. Ben zorunda kaldığım için müzik ve 3D animasyon yapmayı da öğrendim mesela. Biraz klasik olacak ama zaten yazarken filmin çoğunu çekmiş oluyorsunuz. Betimleme yapmaktan ziyade görüntülerden yazı yazmayı öğrenmeniz gerekiyor. Yeni başlayanlar, çekebileceği şeyi yazmak zorunda kaldığı için bu da kısıtlayıcı oluyor. Önemli olan şu: filmin her aşaması zor ve her aşamaya aynı titizlikle yaklaşmak gerekiyor. Var saymak en büyük bela. “Bu da şöyle olur zaten” dediğiniz anda işte golü yediniz bile. Yine de yazmak daha zor olabilir. Çünkü çekerken bile aslında hala yazıyorsunuz…

Senaryo yazımı konusundaki motivasyonun nedir?

Şimdi Eiffel kulesinin milyonlarca fotoğrafı var. Ama sizin için özel olanı sizin de içinde parçası olarak bulunduğunuz fotoğraf. Senaryolar da biraz öyle. Senarist aslında yazdıkları ile bize şunu söylüyor: “Bu zamana kadar bir şeyler söylendi ama benim bu konudaki düşüncelerim budur.” Motivasyonum ise temelde şu aslında: Bir konu beni bir şekilde etkilemişse o konunun -bencesini- yazmak. Günlük yaşamda sürekli önünüze malzemeler çıkıyor. Duygulu insanlarız. Etkileniyoruz çevremizden. Önünüzde gerçekleşen bir olay, okuduğunuz bir haber… Hemen sizde başka duygular uyandırıyor. Öncesini, sonrasını düşünmeye başlıyorsunuz. Bir şekilde hikâye oluşturuyorsunuz. Belki de olayı anlamlandırmanın en güzel yolu sebep-sonuç ilişkisi kurmak. “Bunu ben yaşasaydım, bu olay benim başıma gelseydi ne olurdu?” Bu kafada düşünmeye başlayınca zaten kendinizi durduramıyorsunuz. Her olay sizin için bir potansiyel teşkil ediyor. Bunları biriktiriyorsunuz. Zamanı gelince işinize yarar değişikliklerle hikâyenize yerleştiriyorsunuz.

Uzun metraj filminin üzerinde çalıştığını biliyorum. Şu an hangi aşamadasın?

Evet. “SANCI” isimli bir gerilim/gizem/dram filmi üzerinde çalışıyorum. Engelli olma ihtimali yüksek bir çocuğa hamile olduğunu öğrenen mükemmeliyetçi bir kadının, karar alma sürecinde etrafında yaşadığı gizemli olayları anlamlandırma sürecini anlatıyor. Senaryo yazımı tamamlandı. Uçtan uca proje dosyası hazırlandı. Şimdi ise yapımcı/sponsor arayışı içerisindeyim. Hikâyeme güveniyorum -ki benim için en önemli kıstaslardan biridir-. Herkesten önce gerçekten ben beğeniyorsam o iş üzerinde devam ediyorum. Bir başka kriterim ise yazdıklarımın birkaç gün ya da birkaç hafta sonrasında yeniden heyecan uyandırabiliyor olması. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: bazen insan rüyadan uyandığında “of efsane fikir” der hatta belki not alır gece gece. Ama sabah kalktığınızda o fikir aslında o kadar da etkileyici değildir. Ben de bu yöntemi uygulayarak ara ara okuyorum fikirleri. Hala etkileyici ise kullanıyorum. Değilse başka projede yeniden değerlendirmek üzere saklıyorum.

Uzun metraja dönecek olursak hem etrafımdaki standart okuyucu/izleyiciden hem de sektörde bu iş ile meşgul kişilerden çok olumlu dönüşler alıyorum. Yakın zamanda ortak beğenilerin söz konusu olduğu bir yapımcı/sponsor bulmayı ümit ediyorum. Arayışlara devam…

Sinema sektörü ve kısa filmler hakkındaki görüşlerini öğrenebilir miyim?

Her konuda olduğu gibi bu konuda da çeşitli görüşler var. Kısa filmi uzun metraja geçiş için bir nevi deneme tahtası olarak kullanan yönetmenler ve kısa filmi sinemanın kendi içinde özel bir yer tutmasını sağlama adına fikirlerini kısa filmler vasıtasıyla aktarmak isteyenler. Her ikisine de değer veriyorum. İşin doğrusu budur demek bana gerçekten doğru gelmiyor. Sinema çok genç bir sanat. Herkes farklı farklı şeyler deniyor. İşin sadece sanat kısmıyla ilgilenenler ya da eğlence kısmına ağırlık verenler var.  Bence üzücü olan trendlerin peşinden gidiyor olmak. “Ne satıyorsa”yı aramak… Bunu sadece salonları baskılayan komedi vizyon filmleri için de söylemiyorum. Festivallerin bazılarının formülize edilebiliyor oluşu birbirinin aynı filmler çıkmasına sebep oluyor. Mülteci, eşcinsel ve hadi köyümüze dönelim filmleri çoğu festivalin gözdesi olduğu biliniyor. Şurasını anlayabiliyorum: farklının, dezavantajlının hikâyesini anlatmak daha cezbedicidir. Ama bu bizi artık bir yere taşımıyor. Sektörü 10 yıllara bölerseniz Türkiye’de çekilen filmlerde, bütçeleri yüksek yapımların çıkması dışında anlatımlarda çok yeni şeyler denendiğini söyleyebilir miyiz? Yoksa birbirinin benzeri filmleri izlemeye devam mı ediyoruz?

Filminin oyuncu seçiminde dikkat ettiğin hususlar nelerdi? Doğaçlama yapmalarına izin verdin mi yoksa metne sadık mı kaldınız?

Önce şunu söylemek istiyorum. Bir şeyler ile ilgili arayış içerisine girildiğinde kapı çalmaktan geri durulmamalı. Her imkân değerlendirilmeli. Özellikle “Anomali”nin cast aşamasında ajanslar çok destek oldular. Yani çekindiğiniz, ayıplanacağınızı düşündüğünüz şeyler sizi potansiyel şeylerden geri koymasın. Mesela benim yan komşum bir platoda çalışıyor. Mekânları onun sebep olmasıyla ayarladım. İş yerinde bir arkadaşa film için oyuncu aradığımı söylemiştim. Olaya bakın. Sütannesi (demek ki hala var) cast ajansı sahibiymiş. Beni ona götürdü. İnanılmaz yoğunlardı. “Senaryonu bırak.” dediler. Ben “olmaz” dedim. “Benim size anlatmam lazım”. Bırakın yüzünüzdeki heyecanı görsünler. İş yapma isteğiniz onlarda destek olma hissiyatı uyandırsın. Nitekim öyle oldu. Bana katalog açtılar ve ben daha önceden bildiğim oyuncuları seçmeye çalıştım. Tabi ki bazısı kibarca reddetti. Ama çalıştığım oyunculardan gayet memnun kaldım. Hem anlayışlı hem başarılılardı. Doğaçlama ile ilgili de şunları söyleyebilirim. Doğaçlamadan güzel şeyler çıkacağına inanıyorum. Denk gelmişsinizdir filmin en beğenilen anlarının, repliklerinin doğaçlama olmasına. Fakat doğaçlamada da ayakların yere basması lazım. Özellikle yurtdışında, setlerde senaryo ekibinden birileri de bulunur. Sebebi ise yapılacak değişiklikler hikâyenin öncesini, sonrasını etkiler mi? Yanlış bir ifade kullanmamak adına onlara danışılır. Bu karakter bunu söyler mi? Bunu böyle mi söyler? gibilerinden. “Anomali”de de özellikle Levent karakterinin aynı repliği sürekli tekrar ederek “İstemiyorum.” demesi asıl metnin dışına çıkma yani diyalogda doğaçlama kaynaklı bir durum. Hâlbuki ilk yazılı halinde farklı yerlerde “istemiyorum”, “izin veremem”, “asla” gibi birbirinden farklı şeyler söyleniyordu. Bu tarz durumların oluşmasına sebep olmamak için belki de bazen metne daha bağlı kalmak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü senarist bu dengelemeyi hali hazırda senaryo üzerinde yapmıştır. Yapmış olmasını bekleriz. Fakat bunlar dışında yine de büyük ölçüde senaryoya bağlı kaldığımızı söyleyebilirim.

Katıldığın film festivallerini nasıl buluyorsun? Ülkemizdeki kısa film festivalleri sence yeterli mi?

Şeffaf olan festivaller gerçekten güzel ve en baştan farkını hissettiriyor. Ön jürisini açıklayan hatta bunları olabildiğince erken yapan festivaller çok daha değerli bence. Sponsorunun ya da destek olan belediyenin adı duyulsun diye yapılmış birkaç yıllık festivaller de yok değil. Uzun ömürlü olamıyorlar zaten. Bir de festival bitince web siteleri güncel tutulmuyor. İnanın kazananların yayınlanmadığı festival siteleri var. Sosyal medya hesaplarından paylaşmışlar onu da metin olarak değil görsel olarak paylaşmışlar ama sitelerinde yok. Arama motorları ya da bazı festival kayıtları tutan siteler bu verilerden besleniyorlar. Biraz daha kurumsal olmaya ihtiyaç var. Derece alıp aylarca kazandıkları ödülü alamayan arkadaşlarım var. Gösterimler için telif ödemeyen festivaller dahi(!) var. Fakat sevindirici bir şekilde küçük tutarlar da olsa ödemeye başlayan festivallerin sayısı git gide artıyor. Rakamlardan ziyade yaptığınız işin değer görüyor hissiyatı güzel. Genel olarak festivallerde gösterimlerin sayısının arttırılması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca katılımcıların birbirleri ile bir şekilde iletişime geçirilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Amerika’da Virginia Film Festivaline katılmıştım. Festival sonunda wrap (kaynaşma) partisi düzenliyorlar. Orada filmini izlediğin, etkinliğe katılan, yarışmacı, oyuncu her türden insanla ikili sohbet edebiliyorsun. Bu şekilde güzel bir ağ kurmuş oluyorsunuz.

Son olarak neler söylemek istersin?

Film çekmek isteyenler hayatlarına bazı şeyleri yerleştirmeliler bence. Sürekli gözlemlemeyi, kontrastların-ironik anların farkında olmayı, sinema ile sürekli içli dışlı olmayı o atmosferden çıkmamayı, bilmiyorum demeyi, yeni insanlarla tanışmaktan geri durmamayı, kendilerine karşı dürüst ve filtresiz olmayı çok iyi öğrenmeliler.

Etrafınızdaki insanların hâl ve tutumları tabi ki çok önemli fakat herkesin sizinle aynı frekansta olması zor. Beklemeyin de. Ama mesela benim eşim ve ailelerimiz bana gerçekten çok destek oluyorlar. Filmlerimin hem hazırlık sürecinde hem çekim esnasında çok anlayışlı ve yardımcılar. Sette eşinin poğaça kokusunu almak özel bir duygu. Bu yüzden şanslıyım diyebilirim.

Bunların dışında burada bir derdimi de sizinle paylaşmış olayım. Aynı işle meşgul olduğum insanlarla tanışmak için mail atıp iletişim kurmaya çabaladığımda karşımda çoğu zaman aynı heyecanı ve hissiyatı bulamıyorum. Hepimiz bir şeyler yapmaya çalışan insanlarız. Yarın sektörde yine biz olacağız, bir şekilde yan yana geleceğiz. Farklı aşamalarda ihtiyaçlarımız olacak. Bu bağlar bu günlerden kurulmalı. Benimle iletişime geçen kişilere saatlerce bildiklerimi anlatmaktan geri durmuyorum, durmamda. Bilginin daha da erdemli olması için bunları başkalarına da iletmem gerektiğini hissediyorum. Çok şey bildiğimden değil. En azından birilerinin basmak üzere olduğu bazı basamaklara daha önce basmış olabilirim. Belki gıcırdamaması için söyleyeceğim birkaç şey olabilir. Demiyorum ki herkes beni arasın fikir sorsun. Sadece kısa filmcilerin mail kutularının boş olması, sosyal medya hesaplarına gelmeyen arkadaşlık istekleri ve mesajlar biraz da kısa filmciler arasındaki iletişimsizliğin küçük dahi olsa bir örneği diye düşünüyorum. Bizi ancak biz ayağa kaldırırız.

Sana ve ekibine kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Umut Uçan

Umut Uçan

Sinema yazarı
24 yıldır Sunset Limited treninde seyahat etmekte, Gambitle karşılıklı poker oynamak en büyük hayali, Christoph Waltz abinin oyunculuğuna hayran. Anime canavarı, bir günde One Piece'i bitirdiği rivayet edilmekte. Film incelemeleri yaparak mutlu mesut yaşamakta. Şimdi de Sinegazate ailesine katılarak yeni maceralara yelken açmış bulunmakta...