Kısa FilmlerRöportajlar

Şükrü Özçevik ile Röportaj

Şükrü merhaba. Mersin Kız Kalesi film festivalinde tanışmıştık, bu vesileyle ilk soruyu festivaller üzerine sormak istiyorum. Şu zamana kadar katıldığın festivallerde, kısa film yönetmenlerine ve kısa filmlere yönelik ilgi ve alaka nasıldı?

Genelleme yapmadan kendi yaşadığım deneyimler üzerinden, fikirlerimi söylemem gerekirse; ilk filmimi 2015 yılında çekmiş ve 2016 yılında Türkiye’de ilk festival deneyimimi Ankara’da düzenlenen bir festivalde yaşamıştım. Festivalin ilk günüydü ve Kızılırmak Sineması’nda filmlerin gösterimleri yapılacağı esnada, festivalin afişlerinin daha yeni asıldığını görmüştüm. 10 kişiyi geçmeyen boş salonlarda filmlerin izlendiğini görünce, kısa film üreten tüm arkadaşlarım adına üzülmüş ve değer kıyaslaması yapmaya başlamıştım. Festival yetkilileri gençlerden oluşmasına rağmen; dinamik bir ekipten ziyade, hantallaşmış, makineyi yavaşlatan bir çark sürüsü gibiydiler.

Bu kötü geçen ilk festival deneyimi, bir festivalin, kötü festival olması için hangi kriterleri karşılaması gerektiğini çok güzel tariflemişti. Bu deneyimim dışında, iki sene İzmir’de “İşçi Filmleri Festivali’ne” ,”Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’ne” seyirci olarak katılmış ve her seferinde salonları dolu dolu bulmuş, hatta “Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali”ne girmek için uzun kuyrukların olduğuna tanıklık etmiş ve giremeyenlere şahit olmuştum. 2017 yılında “Noradrenalin” adlı filmimle “Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’ne dahil olmuş ve bu deneyimi yönetmen olarak yaşamıştım. Dolu dolu salonda, entelektüel izleyici kitlesine sahip bir festivalde bulunup, soru-cevap kısmında her detayı algılamış ve sorduğu sorularla filminize değer verildiğini, zaman ayırıldığına tanık olmuştum. Festival için gerekli ilk koşulun filmi seyirciyle buluşturması gerektiği önemini hatırlatmıştı. Dolu salon için öncelikli koşullardan biri seyirciyi çekme yani duyuru kısmı. Önce festivalin bir sembolü olacak, şehirde bulunan reklam panolarında festival duyuruları yer alacak, toplu taşıma duraklarında bulunan reklam panolarında afişi yer alacak, basılı ve görsel medyada tanıtım afişi yer alacak. Devamlı film gösterimi yapılan, kendi organik seyircisi bulunan salonlar seçilecek ki kendi kemik kitlesi olan yerlerde daha yoğun ve bilindik olmasında kaynaklı dolu salon ihtimali yükselecek. Tüm bu dolu seyirci kriteri için, doğru strateji yapan festival “Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali”dir.

“Mersin 1. Kız Kalesi Film Festivali”nde birlikteydik. Bizzat seyirci sorununu Mersin’de de gördük. İlk olmasından kaynaklı deneyimsizlik, bunun yanında; belediyenin x prodüksiyon şirketine organizasyonu veriyor olması, ne kadar deneyimli olup olmadıklarını, bunun üstesinden gelip gelemeyecekleri gibi kriterleri belediyenin kültür işleri yapıyorsa festival deneyimi yaşamış, bunun bilincinde olan birileri olması gerekiyor. Bizler, filmlerimizle katılımcı olarak deneyimlediğimiz ve en temel gördüğümüz, işleyişin yapılmamasından kaynaklı ilk günlerde bazı sorunlar yaşandık. Mesela, yemekler fişle alınıyordu ve ilk gün kimler filmin yönetmeni, kimler izleyici bilinmediği için festival yetkilileri tarafından bir karmaşa yaşandı. Bir festival organize ederken, en temel yapılması gerekenlerden biri; adı, soyadı, filmi ve ünvanı yazan bir yaka kartı. Yaşanılan bu durum deneyimsizliğin kanıtı.

2018 yılında “Noradrenalin” filmi ile “8. Okan Üniversitesi Kısa Film Yarışması”nda finalist oldum ancak belgesel çekimleri yaptığım için gidememiştim. Katılmak istediğim ancak gidemediğim için pişman olduğum festival odur. Yapımcım galaya katılmıştı, sosyal medya üzerinden takip ettiğim zaman, çok iyi bir organizasyon gerçekleştirdiklerini görmüştüm

 

Tüm bunların dışında Türkiye’de yıllardır yapılan ama çok kötü olan festivaller de var. Yeni olmasına rağmen çok iyi organize edilen festivallerde.

Bugüne kadar iki kurmaca kısa film ve bir moda filmi olmak üzere 17 yurt dışı festivalinde gösterim hakkı elde etmiş biri olarak, yurt dışında düzenlenen festivallere gidemesem de, sosyal medya üzerinden çok detaylı araştırma, görsellerine bakma, youtube kanallarından izleme, duyurusundan, anlık paylaşımlara, katılımcı sayısından, gelemeyen yönetmenden, filmi hakkında, festival hakkında konuşma videosu isteyen, festival direktörü ile anlık mail ile iletişimine kadar, daha yoğunluklu olarak tecrübe kazandım diyebilirim.

Yurt dışında film festivali dendiği zaman, Türkiye’ye kıyasla istisnalar dışında genel festival kriterleri deneyim, vizyon, devamlılık, reklam, pr vb. dışında çok ayrı bir yerde olduklarını görebiliriz.

Bizzat yaşadığım bir deneyimi paylaşayım. “Noradrenalin” filmi ile “shortfildepot.com” sitesinden Fransa’da düzenlenen “40. Clermont Ferrand Uluslararası Kısa Film Festivali” ve Marketine başvuru yaptık. Markete dahil olduk ve “Hezarfen Film Galeri” aracılığıyla da “Türkiye’den Kısalar” seçkisiyle stantta temsil edildik. Filmin yönetmeni olarak, akreditasyon başvurusu yaptım ve kabul edildim. Fransa’ya gitmeyi planlıyordum ancak bir yanda da çekimlerini gerçekleştirdiğim bir belgesel yürütüyordum ve bu yüzden gidemedim. Ancak festivalde market kısmından sorumlu ve Uluslararası Kısa Film Piyasası Sunumlarının Koordinasyonu ile ilgilenen Julien ile iletişime geçmiş ve durumu iletmiştim. Kendisi akreditasyon aşamasından, benim gidememe durumuma kadar her sürecimden en fazla 1 saat içerisinde her şeye yanıt veriyor ve çözüm buluyordu. Filmin yönetmeni olarak akreditasyon yaptığım için yaka kartım hazırlanmış, festival çantam ayrılmış ve tüm dünyadan yarışmacı filmlerin yer aldığı festival kitapçığı ayrılmıştı. Gidemediğim için belli süre sonra bana herhangi bir kargo, gümrük bedeli vb. ücret ödetmeksizin hepsini açık adresime gönderildi. Bu yaşadığım deneyim Türkiye’de örneğine bence hiç rastlayamayacağım bir durum.

Bu durum Türkiye ile yurt dışı film festivali kıyaslamasında bence her şeyi açıklıyor. Deneyimli ve vizyon sahibi film festivali organizatörleri temenni ederek bu soruya nokta koyayım.

Sinema maceranı merak ediyorum. Nasıl başladı bu heves ve nasıl devam ediyor?

15 yıllık futbol kariyeri sonrası klasik çapraz bağ yırtığı, ameliyatlar sonrası uzun tedavi süreçleri, futbol kariyeri biterken Dostoyevski “Suç ve Ceza” kitabının hediye edilmesi ve Raskolnikov ile Pyotr Petroviç arasında geçen bir diyalogta: “İki tip insan vardır; biri soyunu devam ettirmek için dünyaya gelmişler diğeri ise fikirleri doğrultusunda kanın üzerine basıp geçmesi gerekiyorsa bunu göze alıp, dünyayı yerinden oynatmak isteyenler, fikirlerini yaymak isteyenler.” Kendi içime dönüp sordum ve fikirlerini tüm dünyaya yaymak isteyenlerden olduğumu gördüm. Belli bir dönem fotomodellik geçmişimde oldu ve kurduğun bir kadrajla, kompozisyon ile o tek bir karenin ölümsüzleştirme gücü beni içine çekti. Böylece fotoğrafa karşı ilgim olduğunu anladım. Bir dönem, binlerce fotoğraf inceliyor. “deviantart.com” adlı sitede uzun uzun kadrajlara, kompozisyonlara bakıyordum. Fikirlerimi müzikle, resimle anlatmak benim için tatmin edici olmayacaktı. İşin içerisinde görsel sanatlar olmalıydı ancak fotoğrafla da anlatamazdım.  Sessiz ve tek boyutlu gibi gelecekti bu yüzden 6 sanatı bir potada eritebileceğim ve beşeri bilimler (sosyoloji, psikoloji, felsefe vb.) ile beslenip güçleneceğim Sinema alanına yöneldim.

Otomatik Portakal (A Clockwork Orange), Cinnet (The Shining), Donnie Darko, Mr. Nobody (Bay Hiçkimse), Memento (Akıl Defteri) vb. filmleri izliyor, üzerine film okuması yapıp, inceleme yazıları okuyordum.

Sonra 26 yaşında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümüne girdim. Örgün eğitim olmadığı içinde bir sanat derneğinde “Film Atölyesi” “Temel Fotoğrafçılık” ve belediyenin düzenlediği “Kısa Film Atölyesi” gibi kurslara gidip teorik eğitimler aldım. Teorik eğitimin ardından, hızlı bir şekilde hem pratik eğitim için hem de para kazanmak için bir fotoğrafçının yanında asistan olarak çalıştım ve 27 yıllık işçi olan babamın hayatından yola çıkarak senaryolaştırdığım, kapitalizmi eleştirdiğim “Sistemin İpleri” filmini çektim. Daha sonra 2030 yılında sevginin resmi olarak yasaklandığı, Yasin Zeybekoğlu’nun senaryosunu yazdığı “Noradrenalin” filmini çektim. “Kimliklerim, Semtim” belgeseli, “I AM” adlı moda filmi vs. derken; şu an yoğunluklu olarak sektöre yönelik müzik klibi, tanıtım filmi, moda filmi vb. içerikler yazıp, yönetmenlik yaparak devam ediyorum.

 Filmlerin için kaynak nasıl yaratıyorsun ?

“Sistemin İpleri”ni bireysel bütçemle, “Noradrenalin” filmini kitlesel fonlama platformu olan “fongogo.com” aracılığıyla filme dahil olan yapımcımla, “Kimliklerim, Semtim” belgeselini ise bireysel bütçemle çektim.  

 Biraz “Noradrenalin”den bahsedelim. Film öncesinde bazı distopya filmlerini ve kitaplarını okumuşsun. Niçin distopya?

Önemli bir moda dergisine, başarılı Moda Tasarımcı Roberto Cavalli bir röportaj vermişti. Bu röportajda Cavalli’ye, “Koleksiyonlarınızda hep çiçekler, yapraklar, ağaçlar vb. gibi şeyler var, sebebi nedir” diye sorarlar. Cavalli’de “Tanrıyı taklit ettiğini” söyler. Tanrının yarattığı o muazzam, güzel dünyayı taklit ettiğini. Ben de distopya için, Tanrının yarattığı dünyada, gelecekte yaşanacak evreni taklit ettim. Geleceği tasvir etmeyi seviyorum. Genel toplum uykudayken, onları yaşadıkları hülyalardan uyandırıp, sarsmayı seviyorum. Bu yüzden distopya.   

Ülkemizde Radyo, Televizyon ve Sinema bölümlerinin eğitimini nasıl buluyorsun? Senin  “Film Okulu” atölyesine gittiğini biliyorum. Sence 4 yıl sinema eğitimi yerine kaliteli bir atölye programı yeterli olabilir mi ?

Akademik eğitimde, sistemli birikmiş bir bilginin gücüne inanıyorum ve önemli olduğunu da düşünüyorum ancak ülkemizde akademik eğitimde; “içi seni, dışı beni yakar” gibi bir durum söz konusu. Bunun sebeplerinden biri, eğitim veren akademisyenlerin çok keskin bir tavırla eğitim verdiklerini düşünüyorum. Belli bir çizgi çekip; bu çizgiler içerisinde oynarsan film denir, kabul edilir, böyle olmalı, şöyle olmalı gibi bir tavırla yaklaşıyorlar. Bir form haline getirmeye çalıştığımız şey film ve film denilen şeyse sanatın bir dalı. Hâl böyle olunca, yaratıcılığın ve özgünlüğün en üst düzeyde form bulmaya açık olan öznel bir filmi kısıtlamış ve didaktik yaklaşımınla o özgürlüğü kısıtlamış oluyorsun.

Başka bir sebep de ekipman konusu. Filmlerimde İzmir’de sinema eğitimi alan dört farklı üniversiteden de ekip arkadaşlarım var. Konuştuğumuzda, kimi ya salt kuramsal eğitime boğulmuş kimi salt tekniğe… Tekniğin iyi olup, içeriğin iyi olmadığı; içeriğin iyi olduğu tekniğin kötü olduğu üniversiteler var. Birçoğunu da biliyorum. Son sınıfa gelmiş, eline daha yeni kamera alıp kullanma deneyimine erişmişler. Salt kuramsal ya da salt teknik eğitim programıyla doğru ve iyi bir eğitim alıp dört yıl sonra oradan güçlü bir eğitim aldım cümlesi kurarak mezun olmak çok zor. Kimileri akademisyenlerin fikirlerine sıkı sıkıya bağlı ve sektöre girdiği zaman salt aldığı anlayışın doğru olduğu iddiası içerisinde at gözlükleriyle bakıyor.

Bir dönem Almanya’da bulunan üç Sinema okuluna başvuruda bulunmuş ve başvuru öncesi çok detaylı araştırma yapmıştım. Almanya’da eğitim üç yıl ve sadece sinema eğitimi veren okullar da var. Programa baktığınızda çok iyi teori eğitimi ve bunun yanında Türkiye’de ancak sektörde deneyimleme imkanı yaşayacağınız ekipmanlarla filmler çekiyorsunuz. Bir diğeri; üniversiteler film festivalleri ile ortaklaşa çalışıyor ve öğrencilerine destek vererek, film festivallerine filmlerini gönderiyor. Hatta sosyal medya hesaplarını hala takip ederim. Festivale kabul edilen her film, okulların sosyal medya hesaplarından sevinçle paylaşılıyor. Ülkemizde sinema okullarında böyle bir anlayış görmedim. Hatta bazı akademisyenler tam tersine, festival umrumda değil bencilliği ile öğrencisine destek olmaktan çok köstek olma yaklaşımında.

Ülkemizde bulunan üniversitelerde sinema eğitimi yurt dışında verilen düzeyde olmadığı için tek başına ne üniversite eğitimi ne de zaten bir film atölyesi eğitimi yeterli değildir ki yurt dışında eğitim alsanız da bir hap aldım ve oldum denebilecek bir meslek değildir. 6 sanat dalını takip etmeli, beşeri bilimlerden beslenmeli, teknolojik gelişimleri takip edip, deneyimlemeli ve asla sınırı olmadığını bilmelisiniz.

“Noradranelin” filminin senaryosu bir arkadaşına ait.  Başkasına ait bir senaryoyu filmleştirmek kolay mıydı yoksa zor muydu?

Başkasının yazdığı senaryo, sizin de dünyaya haykırmak istediğiniz düşünceyle aynı perspektifte yaklaşıyorsa, senarist bu benim biriciğim, hiçbir noktasını revize ettirmem gibi bir yaklaşımda bulunmuyorsa filmleştirmek zor değil. Yasin Zeybekoğlu zaten kardeşim gibi olduğu için ön çalışma hiç zor geçmedi. Okuduğum zaman zihnimde oluşan ilk açılış sahnesinden zihnimde oluşan müzik türüne kadar her şey zihnimde volkan gibi patlamış ve tek bir beyin gibi çatışmadan, “Noradrenalin” filmini ekipçe çekmiştik.

 “Noradrenalini” biraz anlatabilir misin? Film içine sindi mi, çekim esnasında ve sonrasında neler yaşadınız?

Öncelikle “Noradrenalin” filminin tüm detaylarını okumak isteyenlere “Kısa Film Yönetmenleri Derneği” projesi olan ve “Es Yayınları” tarafından basılan “Kısa Filmin Öyküsü” adlı kitabı alıp, 129. sayfayı açıp okumalarını öneririm.

Film sonrası iyi ki “Noradrenalin” filmini çekmişim dedim. Bana ilk kısa film sonrası daha büyük bir ekiple, daha profesyonel ekipmanlarla ve oyunculuk eğitimi almış, profesyonel oyuncularla çekim gerçekleştirme deneyimi yaşattı ve 4 yılda alınacak eğitimi ön prodüksiyon aşamasından, post prodüksiyon aşamasına, post prodüksiyon aşamasından, yapımcı, yönetmen ilişkisine ve festival sürecine kadar hepsini daha detaylı ve bir film nasıl film formuna dönüştürülür eğitimini aldığım bir film okulu oldu. “Genç filmcilere verebileceğim en iyi tavsiye; elinize bir kamera alın ve herhangi bir film çekin.” sözünü söyleyen Stanley Kubrick haklıymış. 

Çekim gününden bir gün önceki akşam kiralık shoulder rig alınıp, yanında verilen vidaların kiralık kamera ile uyumlu olup olmadığını kamerayı alamadığımızdan kaynaklı test edemeyip, çekim günü sabahı uyumlu olmadığını öğrenince, çözüm yolları arayıp gerilla usulü koli bandı ile çözmeye çalışıp zamanın hızla geçmesi ve son sahnenin hava karardığından kaynaklı çekilememesi. Bakkal sahnesindeki bakkalın performansını beğenmeyip, ikinci günü yeni bir  bakkal karakteri ile tekrar çekim yapma ve eksik kalan sahneyi çekme derken akşam 19.00’da başlayacak ev sahnesi sırasında; kışın ortasında, evin karşısına kurulan düğün yüzünden tüm müziklerin diyalogların içerisine girmesi… Düğün sahibiyle konuşmama rağmen müziğin kısılmaması ve çekimin gece 12.00’de başlayıp sabah 06.00’da sona ermesi sonucu benim algılarımın belli saatten sonra düşmesi, oyuncularımın uykusuzluktan yorulması vb. sebeplerle performans olarak beklentimin altında olsa da bir filmin temeli iyiyse ve ön prodüksiyon aşamasında çok iyi çalıştıysanız ortalama bir filmden daha iyi bir film çıkacağı garantisini alırsınız diye düşünüyorum. Bu yüzden bazı yerler beklentimi karşılamasa da sonuna kadar içime sinen bir film oldu. Bence bana hem festival yolculuğumda hem de sinemacı olarak iş yaşantımda çok güzel kapılar açan bir film oldu.

Seninle Mersin’de gelecek planların hakkında konuşmuştuk , ufukta yeni filmler gözüküyor mu?

Moda filmini çekeceğimi söylemiştim. Onu çalıştığım prodüksiyon şirketimle çektim, hatta Pakistan’da düzenlenen bir film festivalinde videoart türünde yaptığımız versiyon gösterim aldı. “Kimliklerim, Semtim” belgeseli piyasaya çıkacak ama bazı kişilerle görüşmeler ve bazı stratejiler var bu yüzden doğru hamle için beklemede. Beni heyecanlandıran “Dream Flower” ve “Purity of Nature” adlı iki moda filmim var. Bu türde düzenlenen festivallere katılmayı planlıyorum. Son dönemde zihnimde dönen deneysel türde  bir film var. Bu aralar elimde çok sık kamerayla gezdiğim için her an ufak ufak bazı planlarını çekmeye başlayabilirim. Bir de ne zaman çekilir bilmediğim bu yüzden dillendirmediğim, yazım aşamasında olan “Çok Sert” adlı bir uzun metraj film var.    

Sinema sektörü ve kısa filmler hakkında görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Sinema sektörü ezelden beri belli bir tekelin elinde bulunan, onların sevdiklerinin vizyona girdiği, sevmediklerinin başka sinema kapsamında, kısıtlı salonda yer bulan bir sektör olarak devam ediyor. Dünya’da önemli festivallerde Türk filmlerimiz başarılı bir şekilde yer buluyor aslında ama nedense reklam, pr, duyuru kısmını ülkemizde kimse yapmıyor. Daha doğrusu destek olmuyor. Ancak Netflix, BluTV, PuhuTV vb. gibi VOD (Video On Demand -Talep Üzerine Görüntü İzleme) platformlarının oluşuyor olmasını sevindirici buluyorum. Daha özgün işler, daha eşit ve yeni olduğu için içeriğe aç olan bu platformlar tekelleşmiş dinazorları biraz ürkütecek. Bu yüzden heyecanla yeni oluşumu takip ediyorum.

Çok klasik olacak bu yüzden yüzeysel değineceğim. Türkiye’de kısa filmlerin kalitesi prodüksiyon anlamında, bütçe anlamında, kaliteli oyuncuların da oynamasıyla bir yükselişte ve öğrenci filmi olarak kategorize edilme durumundan kurtuldu ancak aynı zamanda teknolojik ulaşılabilirlik sayesinde, 7’den 70’e herkes kısa film çekmeye başladı ve bu da içerikte düşüşü getirdi. Festival sayısında da inanılmaz bir artış var. Herkes, her belediye kısa film festivali düzenlemeye başladı. Bu aslında bir yandan da iyi bir şey çünkü; rekabet kaliteyi zamanla daha da yükseğe çıkarır ve çöplük içinde pırlantanın parlaklığı daha da belirginleşir. Bu yüzden bir kısa filmin bir festivalde yer alması onu iyi bir kısa film olduğu anlamına getirmez, zaten bu festival çöplüğü içinde bir festivalde filmin yer alması da çok sıradan. Çöplük içinde pırlanta olan o değerli kısa filmlerde parlayarak kendilerini belli ediyorlar zaten.

Bir de kısa film festivalleri son zamanlarda, körler sağırlar birbirlerini ağırlara çok evrildi zaten. Çok da filminiz adına, bir festivale alınmadı diye üzülmeyin.

 Filmleri için kısa filmciler, fon ve kaynak bulmak için alternatif yöntemlere başvuruyorlar. Bunlardan biri “fongogo”. Kısa filmciler için örnek olması sebebiyle filminin “fongogo” sürecini anlatabilir misin?

“Noradrenalin” adlı filmimi “fongogo’ya” koymadan önce ön prodüksiyon aşamasında filmin ekibinde yer alacak; görüntü yönetmeni, yönetmen yardımcısı, sanat yönetmeni, kurgu ve renk, ses kayıt ve ses miksaj ekibiyle anlaşmış ve yazılı biyografilerini almıştım.

Filmin senaristi olan Yasin Zeybekoğlu ile tüm ön prodüksiyon çalışmalarımızı tamamlamış ve “fongogo”ya projemizi koyacağımız zamanı belirlemiştik. Sosyal Medya uzmanı olan Gökhan Zeybekoğlu ile görüşmüş, bize filmin atmosferinden tüyolar verecek kısa bir video hazırlarsanız tanıtımı daha etkili olur demişti. Ayrıca sosyal medya hesaplarımızı kendisi yönetecek ve facebook, instagram vb. mecralarda reklam kampanyamızı yapacaktı.      

Sosyal medya hesaplarımızda profil görseli olarak kullanacağımız grafik tasarımları Berkan Faruk Özaktaş çizmişti. Fongogo tanıtım videosu için hazırlayacağımız ve filminde giriş sahnesini oluşturacak olan tanıtım videosunu Amerika merkezli stock video lisansı satan siteden satın alınmıştı. Freelancer çalışanların platformu olan bir siteye, filmden tüyolar veren metinler profesyonel seslendirme sanatçısına kelime ücreti karşılığında seslendirilmişti. Filmin kurgu, görsel efekt ve rengini yapan Abdullah Demir tarafından görsel efektler ve üç boyutlu font eklenmişti. Özgün müzik ve miksajı yapan Yiğitcan Kiremitçi tarafından özel bir jingle hazırlanmıştı. Bu çalışma, projeyi anlattığım videoda dahil olmak üzere 2.30 dk. oldu ve “fongogo”da tanıtım yazısıyla birlikte yerini aldı.

Çevremde bazı arkadaşlarım, bunun çok büyük bir risk ve zaman kaybı olduğunu, eğer sosyal çevren ekonomik olarak destek vermezse gerçekleşemeyeceğini, ayrıca eğer başaramazsam rezil olacağımı söylediler. “Sen bir koy da başarırsan biz de belki koyarız” diyen kısa film yönetmeni arkadaşlarım da oldu.

Haber spikeri sahneleri Almanya’da yaşayan manevi annem Fahriye Us İnan’ın yönetiminde kızı Bahar Dağdelen’in haber spikeri rolünü üstlenmesiyle ve Jochen Menzel’in çekimi üstlenmesiyle tamamlanıp, bu görselleri de eklememe vesile oldu.

“Fongogo ve “iyzico” komisyonlarını da hedef bütçeme dahil edip “6.500 TL” isteğiyle projeyi açtık. Sosyal medya hesaplarında paylaşımlar, “Noradrenalin – Teaser” adıyla ücret karşılığında reklam kampanyası olarak sosyal medya mecralarında paylaşımları vb. gerekli PR çalışmalarını yaptık ve “975 TL” de kaldık derken İzmir’den açtığımız bu projeye İstanbul’dan Meral Çelik adlı yapımcı mesaj göndererek, projeyle ilgilendiğini belirtti. Senaryo, kalem kalem bu bütçelerin nerelere harcanacağını ve daha önce çekmiş olduğum kısa filmin linkini istedikten sonra İzmir’de bir araya gelerek anlaştık. Bu önemli iş birliği ve destekle projeyi Meral Çelik sayesinde hayata geçirmiş olduk

 Filminde oyuncu seçerken dikkat ettiğin hususlar nelerdi? Doğaçlama yapmalarına izin verdin mi yoksa metne sadık mı kaldınız?

Senaryoda yaratılan karakterin tipolojisi zihnimde canlanır ve ilk kriterim karakterle tipolojinin uygunluğudur. Diğer husus “ne kadar heyecanlı, senaryoya güveniyor mu” sorularına bir yanıt almam gerekir. Bir de vakit geçirmek lazım. Bir şeyler yemeli, içmeli… Kibirli mi, disiplinli mi, oyunculuğa yaklaşımı nedir, sinema ile ilgisi hangi aşamada, avangart mı, aldığı eğitime sıkı sıkıya bağlı ve örümcek kafalı mı? Tüm bu sorulara yanıt bulmak için zaman geçirmek lazım.

Aynı anlam bütünlüğünü koruduğu taktirde kelimeleri değiştirmesine izin veririm. Tek sahne olarak karaktere bakılmaması gerektiği için, tüm sahne akışında aynı karakteri koruyor hatta daha üste çıkarıyorsa, oynama alanı, o konforlu alan oyuncuya yaratılmalı ki o zevk aldığı sürece, benim filmime katkısı daha fazla olur.  

Didaktik bir yaklaşımda bulunmadığı sürece oyuncularla aramı her zaman iyi tutmak isterim. Filmin sonunda bizler eti, kemiği olan onları yani oyuncuları çekiyoruz. Oyuncu yoksa film de yoktur.

Kültür Bakanlığından destek aldın mı? Başka projelerin için nerelerden kaynak bulmayı düşünüyorsun?

Kültür bakanlığına hiçbir projemde başvuruda bulunmadım, bu yüzden de destek almadım. Bir kısmı ticari işlerden kazandığım kaynaktan bireysel bütçe yaratarak, diğer kısmı ise siz bir şeyler yaptıkça ve başarılı oldukça size güvenmeye başlayan prodüksiyon ya da x firma sahipleri sponsor, ortak yapımcı vb. destekleriyle oldu. “Kimliklerim, Semtim” belgeselinde ekipman prodüksiyonunu “Motionars” şirketi sponsor oldu örneğin. Bu belgesel için bir yapımcı ile iletişim halindeyim. Sizin yaptığınız işe güvenen insanlar oldukça yeni yapımcılar da eklenir. Yakın zamanda, yeni projelerimde yine kitlesel fonlama platformuna gider miyim bilemem ama her zaman “fongogo” ile bir bağım olacak.

Son olarak neler söylemek istersin?

Son dönemlerde bazı kişiler çok iyi bir sanat filmi yönetmeni olacaksın ya da popüler kültür film yönetmeni, reklam içerikli ticari tanıtım film yönetmeni olacaksın şeklinde kategorize edici yorumlarda bulunuyorlar. Bence ortaya koyduğum formun adının sonuna sanat filmi, popüler kültür filmi, tanıtım filmi vb. film adı ekliyorsak o zaman bütün olarak bir filmciyim, çok öznel bir şey yapıyorum ve kategorize edilmekten hiç hoşlanmıyorum. Yaptığımız işte kriterler, kategorize etmeler, kalıplara sokmalar, bu tip örümcek düşüncelerden kurtulun arkadaşlar. Yedinci sanat, dünyanın bir yandan tekelleşen yeriyse bir yandan da en özgür alanıdır.

Seninle Mersin 1. Kızkalesi Film Festivali’nde tanıştığıma çok memnun oldum. Son dönemlerde, yoğun olarak ticari içerikler ürettiğimden beri, sinema anlamında epeydir bu tip bir röportaj yapmamıştım. Benim için de keyif verici oldu. İleride başka festivallerde de bir araya gelmek ümidiyle…  

 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Umut Uçan

Umut Uçan

Sinema yazarı
24 yıldır Sunset Limited treninde seyahat etmekte, Gambitle karşılıklı poker oynamak en büyük hayali, Christoph Waltz abinin oyunculuğuna hayran. Anime canavarı, bir günde One Piece'i bitirdiği rivayet edilmekte. Film incelemeleri yaparak mutlu mesut yaşamakta. Şimdi de Sinegazate ailesine katılarak yeni maceralara yelken açmış bulunmakta...