Listeler

Son 10 Senede Çekilmiş Rahatsız Edici 10 Gerilim

Son on yıl içinde izlediğim ve gerçekten kolay kolay rahatsız hissetmeyen bir insanın bile sinirlerini yıpratacak filmlerden bahsedeceğim. Bazıları hak ettiği popülerliğe ulaşmış olsa da bazıları türün sevenlerinin bile gözden kaçırmış olabileceği işler. Bu arada, bu bir en iyiler listesi değildir. Şahsi bir derlemedir ve liste içi sıralama da kronolojik olarak yapılmıştır.

  1. Funny Games (2007) – Michael Haneke

Avrupa sinemasının ünlü yönetmeni Michael Haneke’nin 1997 yılında çektiği ve büyük beğeni toplayan filminin Amerikan versiyonu aslında. Haneke altyazı okumayı sevmeyen Amerikan seyircisi için kendi eserini bir kez daha sergiliyor. Naomi Watts ve Tim Roth’u başrollerde oynatan yönetmen kimilerine göre ilk film kadar çarpıcı, kimilerine göre ise ilk filmden daha iyi bir versiyona imza atıyor. Hangi versiyonun daha iyi olduğu tartışılır ancak ikisinin de yeterince gerilim dolu ve sinir bozucu olduğunu tartışmak yersiz olacaktır. Ancak yine de Haneke’den bahsediyoruz. Kendi filminin yeniden çevrimini 10 yıl sonra boşu boşuna yapacak bir isim değil.

  1. À L’intérieur (2007) – Alexandre Bustillo, Julien Maury

Rahatsız edici filmler dendiğinde Fransız Sinemasının yeri bir başka. ‘New French Extremism’ adı altında ayrı bir akım oluşmuş ve François Ozon’dan Gaspar Noe’ye birçok ünlü yönetmenin de adının geçtiği, vahşetin ve cinselliğin tüm çıplaklığı ile sergilendiği cesur filmler dalgasından bahsetmemek mümkün değil. İngilizce Inside ismi ile bilinen filmimiz de bu akımın en kanlı örneklerinden biri. Film boyunca kendinizi, bir insanın bunca kan kaybına rağmen nasıl hayatta kalabildiğini sorgularken bulabilirsiniz. Bunun nedeni ise filmin oldukça gerçekçi sahnelere sahip olması ve akan kanın bir film makyajı olmadığına sizi rahatlıkla inandırabilmesi.

Midesi hassas kişilerin ve özellikle hamilelerin izlemesini tavsiye etmediğim ama türün meraklılarının da kesinlikle es geçmemesi gereken bir yapım. Özellikle hamileler diye uyarmamın nedeni ise başroldeki talihsiz kurbanımızın karnı burnunda bir kadın olmasından kaynaklanmaktadır.

  1. Martyrs (2008) – Pascal Laugier

2008 yapımı Martyrs de À L’intérieur gibi ‘New French Extremism’ akımın hiç beklemediğim kadar çarpıcı bir üyesiydi. Belki de filmin Türkçeye “İşkence Tarikatı” olarak çevrilmesi ve görsellerinden afişine kadar kötü bir işkence pornografisi algısı oluşturması büyük yanılmama sebep olmuş olabilir. Yönetmenin Amerika’da çektiği ikinci filmi The Tall Man’de de aynı yanılgıya kapılmıştım. Martyrs kadar başarılı bulamasam da o filmin de promosyonlarının çok farklı bir algı yarattığını, klişe bir Hollywood filmi izlenimi verdiğini ama hiç de öyle olmadığını söylemeden geçemeyeceğim.

Martyrs, hızlı ve sert bir açılış sahnesi ile başlıyor, daha sonra korku öğelerinin hâkim olduğu ilk yarısı, psikolojik ve fiziksel şiddetin tavan yaptığı ikinci yarısı ile devam ediyor. Neden üstüne basa basa iki farklı yarıdan bahsettiğimi ise Pascal Laugier filmlerini izlediğinizde rahatlıkla anlayabilirsiniz. Yönetmenin bir sonraki denemesi de aynı şekilde, başladığı noktadan çok farklı bir konumda biten filmlerden. Son olarak filmin 2015 yılında gösterime giren, aynı isimli başarısız bir yeniden çevriminin bulunduğunu da ekleyelim. Bu da orijinal yapımın ne kadar etkileyici olduğunun bir göstergesi.

  1. The Loved Ones (2009) – Sean Byrne

Sinemada kadınların maruz kaldığı taciz, şiddet ve işkence konulu filmlerden tonlarca örnek gösterebiliriz. Ancak bir kadın tarafından şiddete maruz kalmış erkeklerin konu edildiği hikayelere daha az rastlıyoruz. Bu durum ne yazık ki hayatta da böyle. Listenin Avustralyalı yapımı The Loved Ones’ın hikayesi ise sınıf arkadaşının teklifini reddeden bir gencin başına gelen sadistliklerden ibaret. Başroldeki Lola karakteri ve ailesi o kadar sinir bozucu ki bu listeye eklemeden edemedim. Biraz manyak ve psikopat bir eski sevgiliniz varsa ne kastettiğimi daha net anlayacak ve izlerken dişlerinizi sıkmaktan çenenizi ağrıtacaksınız. Bu arada film, yönetmenin ilk uzun metraj deneyimi ve birtakım eksikliklere sahip olduğu bir gerçek. Bunları göz önüne alarak değerlendirirsek ortaya iyi bir ilk film çıktığını söyleyebiliriz.

  1. We Need To Talk About Kevin (2011) – Lynne Ramsay

İngiliz yazar Lionel Shriver’ın Nobel ödüllü kitabından uyarlama We Need To Talk About Kevin, listemdeki on film arasında açık ara favorim. Bir çocuğun ne kadar psikopat olabileceğini gözler önüne seren film, ebeveyn olmak niyetindeki çiftlerin kesinlikle izlemesi gereken bir yapım. Sadece filmin kurgusu ve Tilda Swinton’ın performansını bile ayrıca övmek gerekir ki Swinton, Kevin’ın annesi rolü ile Oscar adaylığını da elde etmiş.

Filmi bu kadar sinir bozucu yapan senaryosunun sadece ödüllü bir kitaptan uyarlanması da değil elbette. Öncelikle filmin kurgusu bir tokat gibi ağır ve unutulmaz. Filmin ömür törpüsü karakteri Kevin evlat olsa sevilmeyecek bir çocuk. Üç farklı oyuncu tarafından canlandırılan Kevin karakteri, her çağında ayrı bir şekilde sinirlerinizi zıplatıyor ve tadınızı kaçırmayı başarıyor. Zaten Tilda Swinton oyunculuğu ile de evladını ne kadar çok bağrına basan bir anne olduğunu izleyiciye net bir şekilde hissettirmiş. Sürekli tetikte izleyeceğiniz, bir an bile rahat nefes aldırmayan bir psikolojik gerilim, dram filmi.

  1. Ich Seh Ich Seh (2014) – Severin Fiala, Veronika Franz

Goodnight Mommy ismiyle İngilizceye çevrilen Avusturya yapımı filmin, posterlerine bakıp da gerilmemek pek mümkün değil. İlk gördüğüm anda hiçbir fikre sahip olmadan ‘işte bu çok sağlam bir film olmalı’ dediğimi hatırlıyorum. Kendi adıma, kesinlikle haklı çıktığımı da söylemeliyim.

İki küçük kardeş, şehir merkezinden uzakta lüks bir evde oynamaktadır ve anneleri estetik operasyon geçirmiş bir şekilde eve döner. Yalnız ufak bir problem vardır ki çocuklar annelerinin gerçek anneleri olmadığına emin gibidir. İşte böylesine keyifli bir sinopsise sahip bir film ile baş başayız. Kurgunun da yeterince iyi olduğunu söylemeliyim ki filmin son anlarına kadar çocuklara mı yoksa anneye mi hak vereceğinize karar veremiyorsunuz. Benim için en rahatsız edici ve içimi yiyip bitiren yanı da bu özelliği oldu.

  1. The Ones Below (2015) – David Farr

İşin içine çocuklar veya bebekler girdiğinde filmdeki gerilim katsayısı da benim için daha bir yüksek olmuştur. The Ones Below’da böyle bir yapım olmuş. İngiltere menşeli BBC destekli film yeni doğan bir bebeğe sahip İngiliz çiftin, yine yeni taşındıkları evdeki alt komşuları ile olan ilişkileri üzerine kurulu. Sinir bozucu bir film olmasının nedeni ise sözde sürpriz olan tahmin edilebilir sonu değil, filmin geneline hâkim olan tekinsiz atmosferi. Çok fazla bilinmeyen, bilinmeye de gerek duymayan The Ones Below, hoş görsellere ve etkileyici müziklere sahip olduğundan ve tüm listeyi kan ve vahşetin kol gezdiği filmlerle doldurmak istemediğimden tavsiye edebileceğim bir başka seyirlik.

  1. The Invitation (2015) – Karyn Kusama

Tek mekânda geçen ve türüne göre nispeten kalabalık bir kadroya sahip The Invitation filmi beklentimin düşük olduğu ancak keyifle seyrettiğim bir film oldu. Yoğun diyaloglara sahip film, başından sonuna kadar artan bir gerilim grafiği çiziyor. Hikâye çocuklarını kaybetmiş ve boşanmış bir çiftin eski arkadaşlarla beraber bir akşam yemeği davetinde toplanmasıyla başlıyor. Ayrılmış çift ve yeni eşleri arasındaki gerilim iyi yansıtılmış. İlk etapta neler yaşanacağını kestirmenin zor olduğu ve gerilimin artarken filmdeki gizem unsurunun da yavaş yavaş çözülmeye başladığı yapım son 20-30 dakikasında sabırlı seyircilerini ödüllendirmeyi iyi beceriyor diyebilirim. Finali ise böyle bir film için yeterince rahatsız edici.

  1. 7 Años (2016) – Roger Gual

Netflix İspanya yapımı sürpriz bir film 7 Años. 77 dakikalık kısa süresi ve tamamen tek mekânda geçen bir film olması ile dikkat çekiyordu. İzledikten sonra beklentilerimi rahatça karşıladığını ve derdini de kısa süresinde anlatmayı başaran bir yapım olduğunu söyleyebilirim.

Dört yakın arkadaş bir şirket kurmuş ve yolsuzluk yapmıştır. Yakalandıklarında ise içlerinden birinin her şeyi üstlenip hapiste 7 yıl geçirmesi gerekmektedir. Bu kararı verebilmek için kısıtlı bir zamanları vardır ve kimse hapse gitmek istemez. Olabildiğince düşük bir bütçeye sahip film diyalogları ile iyi bir psikolojik gerilim atmosferi yakalamayı başarmış. Dört kişinin satranç oynarcasına dikkatli hamleleri arkadaşlık ilişkilerini yerle bir etmelerini engelleyemiyor. Kan ve vahşetin değil diyalogların rahatsız edici olduğu bir başka yapım.

  1. Grave (2017) – Julia Ducournau

Vejetaryen bir ailede yetişmiş vejetaryen bir kızın üniversiteye başlama hikayesini konu alan Grave, İngilizce ismi ile Raw, kesinlikle ama kesinlikle mide bulandırıcı ve sert bir film. Yine Fransız Sinemasından çıkmış oldukça cesur sahneleri barındıran Grave, benim için senenin en rahatsız edici filmi olmayı daha bitmeden başarmıştı. Ana karakter Justine’in çiğ etin tadına bakmak ile bakmamak arasında yaşadığı ikilemler muazzam bir şekilde kotarılmış ki enfes müzikleri ve özgün sahneleri ile akıldan çıkması da pek mümkün değil. Cinselliğin, şiddetin ve yamyamlığın, yakın akrabası vampir filmleri gibi naif ve estetik bir şekilde perdeye yansıtılmadığı Grave filminde, başroldeki Justine’in sempatik bir karakter olarak seçilmesi özellikle düşünülmüş gibi görünüyor. En nihayetinde öyle herkese değil de yalnızca türün meraklılarına önerebileceğim bir tecrübe.

Yorum bırakın

Kadir Özbek

Kadir Özbek

Sinema Yazarı
1991 yılında İstanbul’da doğdu. Sinema ile olan ilişkisi lise yıllarında filizlenmeye başladı. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği mezunu. Aynı zamanda da bilişim teknolojileri öğretmeni. Okumak, yazmak, öğretmek ve canı sıkıldığında alıp başını sinemaya gitmek en çok keyif aldığı şeyler. Her türden film izlemeyi sevse de korku filmleri, b-filmler, çizgi roman uyarlamaları, psikolojik gerilimler ve animeler en zayıf noktası. Eleştirilmesine asla tahammül edemeyeceği üç isim var. Hitchcock, Chaplin ve Miyazaki.