Arzu ÇevikalpListeler

2017’nin sevilen filmleri…

Keyifli okumalar, umarım 2018’de bu yıl kadar verimli ve sinema dolu geçer.

1-A Fantastic Woman (Yön: Sebastian Lelio)

Bu yılki Film Ekimi’nde izleme fırsatı bulduğum “A Fantastic Woman” beni bu yıl en çok etkileyen film oldu. Zaten en iyi yabancı film Oscar’ı adayları içinde de yer almayı başardı. Avrupa prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan Şili yapımı film yarışma seçkisinde de yer almış, en iyi senaryo ödülü ile festivali kapatmıştı. Daha önceki filmi Gloria ile uluslararası başarı kazanan yönetmen Sebastian Lelio’nun adını bir kenara yazın, sinemada anlatılması zor konuları başarıyla perdeye aktaran bu yönetmenin ileride daha da güzel filmler çekeceğine inanıyorum. Trans bireylerin toplum içindeki yerini kazanmaya çalışması, daha doğrusu kendini kabul ettirmeye çalışması ekseninde ilerleyen filmde trans oyuncu Daniela Vega’nın oyunculuğu da filmi güzel yapan etkenlerden biri.

2-İşe Yarar Bir Şey (Yön: Pelin Esmer)

Yılın bana göre en iyi yerli yapımı Pelin Esmer’in İşe Yarar Bir Şey filmi. Deyim yerindeyse şiir gibi bir film, izlemiyorsunuz okuyorsunuz resmen. Pelin Esmer bir röportajında da filmin şiirselliğini şu sözlerle özetliyor “Şiirin başıbozuk haline, yan yana gelmez kelimeleri yan yana getirme özgürlüğüne, anlamasan da olur, sen hissettiğine bak tavrına özenip bu filme kalkıştım biraz da.” Gerçekten de filmdeki karakterlerin yan yana gelme ihtimallerinin bu kadar az olduğu bir hikâyeyi tren yolculuğu ekseninde birleştirmek tam da Pelin Esmer’in aktarmaya çalıştığı şiirselliği özetliyor. Özellikle filmin en sevdiğim yerleri trenin içinde geçen sahneler. Hele o camlardaki yansımalar yok mu, tek kelimeyle enfestiler.

3-Moonlight (Yön: Barry Jenkins)

Moonlight da yılı ödülle kapatan filmlerden biri. Son yılların en enteresan ödül töreninde en iyi film ödülünü önce kaybedip sonra kazanan film tam anlamıyla “Allah sevdiği kuluna önce kaybettirip sonra buldururmuş” misali ödülün sahibi oluyordu. Gerçi yapım yılı 2016 olsa da, ülkemizde bu yıl içinde vizyona girdiği için listeye dahil ettim. Başa baş yarıştığı La La Land’ı da çok beğenmiştim ben, hatta La La Land’ın en iyi film ödülünde bir adım önde olduğunu düşünüyordum. Moonlight’ın keskin ve toplumsal sınırları zorlayan yapısı akademinin seçimini daha çok eğlenceli, Hollywood’un empoze etmeye çalıştığı içi boş mesajlara sahip olan La La Land’ten yana kullanacağını düşünüyordum. Sağ olsun Donald Trump, seçim sürecinde ülkedeki sinir katsayısını arttırıp, duyarlı insanların duyarlılıklarını arttırmasıyla akademi Moonlight’daki gay siyahi gencin hayatına kendini daha yakın hissetti. Böylelikle ilk defa doğal ve küçük mesajlar içeren bir film büyük mesajlar vermeye çalışan filmi alt etti.

4-The Killing of a Sacred Deer (Yön: Yorgos Lantimos)

Yorgos Lantimos’un son filmi “Kutsal Geyiği Öldürmek” uluslararası alanda tanınmasını sağlayan önceki filmi Dogtooth’deki gibi aile kurumunun dinamiklerini konu ediniyor. Lantimos, bu filminde kendi topraklarının mitolojisine başvuruyor ve Yunan mitolojisinin en bilindik intikam öyküsü Agamennon’nun intikam almak isteyen Artemis’in dayatmasıyla kızını öldürmeye çalışmasından hareketle günümüz orta-üst sınıfına mensup ailenin suçlu babasına aynı rolü veriyor. Tabi her ne kadar günümüz dünyasında geçse de sanki mitolojik dünyada geçiyormuş gibi filmin üstündeki yoğun kasvet izlemesi zor bir izlek sunuyor. Ve filmde zaman geçtikçe deyim yerindeyse gerim gerim geriliyorsun ve Lantimos’un da esas isteğinin bu olduğunu düşünüyorum. Hikayeler çok eskiden yazılsa bile gerçekliklerini ve aynı derece de gerçek-dışılıklarını koruyor. Bu girift, bol referanslı senaryonun da bu yılki Cannes film festivalinde en iyi senaryo ödülü aldığını unutmamak gerek.

5-The Party (Yön: Sally Potter)

Bu yıl izlediğim filmler içinde açık ara en çok güldüren film oldu Sally Potter’in Parti’si. 1 saat 10 dakikalık süresi ile klasik film süresine göre kısa kalması filmin bence tek eksiği. Biraz daha uzun olsa, ince mizahla örülmüş diyalogları biraz daha fazla izleseydik keşke diye hayıflanmıştım. Az mekânlı filmleri her zaman çok sevmişimdir. Tek veya iki-üç mekâna sığdırılmış hikâye anlatmak oldukça zordur, zira fiziksel olarak varyasyon yaratmak çok zordur. Ama bunun üstünden gelindiği zaman izlemesi keyifli bir film ortaya çıkar. Sinema tarihinde de buna benzer birçok güzel örnek vardır. Sally Potter’in bir ev partisinde açığa çıkan sırları, edilen itirafları salon, mutfak, banyo ve bahçe ekseninde öyle güzel, öyle nükteli diyaloglarla işliyor ki hakikaten takdir etmemek elde değil.

6- Nocturama: Paris Yanıyor (Yön:Bertrand Bonello)

7- Manchester by the Sea (Yön: Kenneth Lonergan)

8- Toni Erdmann (Yön: Maren Ade)

9- Berlin Syndrome (Yön:Cate Shortland)

10- T2 Trainspotting (Yön: Danny Boyle)

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Güray Karaayak

Güray Karaayak

Sinema yazarı
1986’nın karlı bir kış günü dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Salo ve Solome’un 120 günü filmini yurtta 5 arkadaşıyla başlayıp tek başına bitirdiğinde, Pasolini en sevdiği yönetmen, sinema da en büyük tutkusu oldu. Çocukluk hayali, Sadun Boro’nun Kısmet’i gibi dünyayı dolaşmak olup, şu an özel sektörde proje finans departmanında masa başı bir işte çalışıyor.