Bağımsız SinemaKritiklerRetro Filmler

İlk Zombiler: Âdem ve Havva-Batuhan Kaplan

Nosferatu’dan bu zamana kadar vampirlerin korkunç, kana susamış, entelektüel ve ters de olsa uyku düzeni olan varlıklar olarak gösterilmesi onların kan ile yaptıkları10984068_10152964278828891_7560710684556462027_n sanatın, soluk yüzlerine vurmasından kaynaklı olabilir mi? Adam ile Eve’in kendilerini, isimlerini yaşadıkları süre boyunca yaptıkları her sanat eserinde gizlemelerinin sebebi insanların yani zombilerin bunları kavrayamayacak kadar kör ve “Sanat, sanat içindir” anlayışını benimseyemeyecek kadar vizyonsuz oldukları için olabilir mi? Yeterlilik fiili ile sorduğumuz bu soruları cevaplayacak olursam bence hepsi olabilir. İsimlerini ilk duyduğum, diğer vampirler gibi uzun yaşamalarına fakat bu süre içine sanat eserleri sığdırdıklarını anladığım andan itibaren onların birer Âdem ile Havva tasavvuru olduğunu düşünüyorum.

Wanda Jackson’ın Funnel of Love plağı çalarken açılan o puslu, dumanlı, gotik, kasvetli giriş planından itibaren yüzyıllardır birbirine âşık ama bu kadar uzun sürede biriktirdiklerinin kendilerine zarar vereceğini düşünürcesine, kendilerine ait şekilde düzenledikleri tarih-kültür-müzik dolu ayrı evlerinde görürüz vampir çiftimizi. Eve, Fas-Tanca’da perdelerle çevrili yatağında uzanmakta, odası ise mumlar ve kitapların kokusuyla karışmış bir yoğunluktadır. Adam da, Detroit’te perdeleri kapalı, plaklar, gitarlar, amfiler ile dolu evinde yalnızlığın acı veren zevkini yaşamaktadır. Bu vampir hikâyesindeki başkarakterlerimiz asırlardır beraber olmalarına karşın hala ilk günkü kadar âşıklardır birbirlerine. Eve’nin telepati yoluyla Adam’ın iyi hissetmediğini fark ederek evine gelmesiyle tekrar bir araya gelen bu âşıklar tıpkı uyuşturucu alır gibi hastaneden taze kan alırlar ve kanı içtiklerinde uçuşa geçerler. Bir Sid And Nancy, bir Renton edasıyla uçmalarını ve bunu kan içerek gerçekleştirmelerini, eldiven takmalarını; vampir literatürüne Jim Jarmusch’un getirdiği devrimler olarak görüyorum.

Tıpkı Byzantium’daki vampirlerin dişlerinin uzamayıp onun yerine tırnaklarının sivrilmesi ve kurbanlarının kanlarını tırnaklarıyla akıtıyor olmaları gibi. Filmdeki diğer güzel bir sahne ise Eve ile Adam’ın antika bir Jaguar ile zombilerin bir bölümünü terk ettiği Detroit’i gezdikleri ve bu esnada insanlığın dünyadaki el attıkları her şeyi mahvetmelerini konuştukları sahnedir bence. Ayrıca bu sahne ve geçen diyaloglar bana Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda kitabındaki şu sözü de hatırlatır:

“Yol değil, yolculuktur önemli olan. Nasıl yolculuk ettiğindir, nerede durduğun, nerede mola verdiğin, ne zaman yoluna devam ettiğin, hangi sapakları kullandığın, hangi dönemeçleri aldığın, ne zaman yavaşlayıp ne zaman hızlandığındır. Kiminle yolculuk ettiğin de önemlidir elbet, yoluna çıkanlara ne yaptığındır, kimleri yoldan çıkardığındır, yolunu kesenlere biçtiğin kaderdir.”

Bu yolculuğa Jarmusch’un da üyelerinden olduğu SQÜRL grubunun enfes müziği eşlik eder. Zaten Jarmusch müziğe olan tutku ve bilgisini her zaman kanıtlamak istemiş ve bu film aracılığıyla da bunu başarmıştır.

Peki, tüm bu metaforlar, semboller, imgeler, benzetmeler, diyaloglar, gizemler insanlığa ait her şeyin kötü olduğunu mu gösteriyor? Jim Jarmusch bütün bu emekleri bunun için sarf etmiş olamaz değil mi? Bence de değil. Mesela, Adam metalaştırdığı, idol haline getirdiği kimse olmadığı söylüyor. Ancak yaşadığı o kültür ve tarih dolu evinin duvarlarında Franz Kafka, Mevlana, Oscar Wilde, Buster Keaton, Christopher Marlowe, Joe Strummer ve Patti Smith’in fotoğrafları asılı duruyor. İnsanlık hiçbir zaman kötü olmadı. Sadece sırt çevirdi, görmezden geldi, hayal etmeye üşendi, düşünmekten korktu, farklı olmaktan çekindi. Paraya taptı, her küçük meseleyi menfaat haline getirdi; sopsoğuk oldu, derisi soluklaştı, duymaz görmez konuşmaz oldu ama tam anlamıyla âşık olamadı. Ne tanrısına, ne de tanrısının yarattığı karşı cinsine. Âşık olamadığı şeyleri bir bir kaybetti. Aşkla sevemediği her şey zamanla kurudu ve öldü. Ama sonucunda hep âşıklar hayatta kaldı.

BATUHAN KAPLAN/batuhantiger@gmail.com

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır. 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Batuhan Kaplan

Batuhan Kaplan

Sinema Yazarı
"Ben Batuhan Kaplan. 1996 yılının Haziran ayında öğretmen bir ailenin çocuğu olarak Konya’da dünyaya geldim. Pendik Anadolu Lisesi’ni bitirdim. İstanbul Okan Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Sinema-Televizyon bölümünden 2018 yılında mezun oldum. Bugüne kadar yerli-yabancı birçok festivale seçilen film senaryosu yazdım ve ödüllü kısa filmler çektim. İmkânlarım ve ilhamım el verdiğince yazmaya da çekmeye de devam etmeyi düşünmekteyim. Freelance olarak film-dizi-klip yönetmenliği yapmakta ve dijital stüdyom Tiger Studio ile her türlü kişi ve kuruma müzik-montaj ve tasarım alanında prodüksiyon desteği vermekteyim. Sinemaya olan tutkum ise çocukluğumdan geliyor. Sinema benim için seyirlik bir zevkten çok her köşesi analiz edilmesi gereken dopdolu bir sanat dalı. Favori yönetmenlerim ise Andrei Tarkovsky, Lars von Trier, Ingmar Bergman ve Stanley Kubrick."