Bağımsız SinemaKritikler

Ida’nın Katarsisi-Batuhan Kaplan

İncelemeye başlamadan önce filmin konusundan kısaca bahsedecek olursak şöyle cümleler kurabiliriz sanıyorum: 1960’lı yılların Polonya’sında geçen hikâye, inanç ve din kavramlarını tutkuyla keşfeden ve kendini Tanrı’ya adayarak rahibe olmaya karar veren Anna’nın hikâyesini ele alıyor. Genç kadın, yıllardır hazırlığını yaptığı rahibelik yeminini etmeye çok az bir süre kala ailesiyle ilgili büyük bir sırra vakıf olur. Polonya’daki Nazı İstilası sırasında tüm ailesini kaybeden Anna, parçaları birleştirip yıllardır kurduğu hayalin sona erişine tanık olur.

İnandığı ve savaştığı değerler bilmediği geçmişinin ortaya çıkmasıyla değişime uğradığında, Anna kendini büyük bir boşluğun tam ortasında bulur. Polonya asıllı İngiliz sinemacı Pawlikowski’nin ülkesinde çektiği ilk filmdir de ayrıca.

10984068_10152964278828891_7560710684556462027_n

Ida’nın ilk çağrısını almadan yani teyzesinden haberi olmadan önceki hali belki de en saf halidir onun. Manastırdaki inançlarına olan şüphesiz ve sorgusuz bağlılığı o dönemin belki de en oturaklı ve düşündürücü tasviriydi. 2. Dünya Savaşı’nda kaybettiği ailesinin cennette olduğunu düşünerek içinde bulunduğu huzurlu inancı, teyzesinin yaşadığını öğrendikten sonra onunla birlikte ailesini ararken de yanında olacak mıydı? Bir robot gibi yetiştirilmiş, suskunluk dolu bir inanca sahip, kendini tanrıya adamış bir kıza, ailesini bulmakta ona umut verecek şey ne olabilirdi? Belki teyzesinin onu benliğindeki bastırılmış duygu ve hazlardan alıkoyarak özgürleştirmesi onun kurtuluşu olabilirdi. Ama o sanki özgür olmak istemezcesine, sadece ölülerini bile olsa ailesini bulmakta kararlıydı. Belki kim olduklarını görmesi ona yetecekti. Belki de katillerini bulduğunda, sonsuz adalet sahibi tanrısından ailesini öldürenler için lanet dileyecekti. Faşizmin, hayatta kalanların kucağına bıraktığı Polonya’da umut belki en son hissedilecek acizlik ve çaresizlik duygusuydu. Ama umutsuz bir arayış, tanrısız bir dine benzemez miydi? Ida bunu göze alamazdı. Teyzesiyle birlikte çıktığı arayışta her şey makbuldü onun için artık. Onların Polonya’dan daha soğuk ölü bedenlerini bile bulsa, katilleriyle muhatap olmuş olsa da Ida artık katarsisini yaşamış olacak, inancı uğruna vazgeçtiği her şeyi tadacaktı. Tattıkları, deneyimleri onu acıtacaktı da ama Ida dönüp dolaşıp yine kendine dönecekti. Ailesinden bile haberi olmadığı zamanlardaki inancını yaşadığı anlardaki gibi. Simurg gibi belki de. Spiritüel aydınlanma yaşayacak, küllerinden yeniden doğacak, arınarak saf şuur halini elde edecektir. Kendini ararken, ruhunun dibindeki o küçük tozlu kırıntılarda bulacaktır.

Teyzesinin bu arayışta Ida ile aynı inanç ve umutla dolu olamamasının sonucu olarak evi olarak gördüğümüz fakat aslında içinde kaybolduğu ümitsizlikler uçurumu haline gelen bedeninden, kendini camdan yani ruhundaki o korkunç uçurumdan bırakması savaş sonrası ülkelerdeki insanların genel psikolojisini gösterir bizlere. Her umutsuz arayışta elde edemeyeceğini bildiği değerlerini, hayatta kesin karar vererek tek yapabildiği şey olan intihar ile geri almaya çalışması insanlığın ne kadar aciz ve zavallı olduğunun kanıtıdır belki de. Ama inançsız olmasına, umutsuzluğu alışkanlık haline getirmesine rağmen sanki öbür dünyadaki sonsuz hayata inanmanın tek çaresi olmasıymış gibi bırakır kendini. Yok olmaktan korkmuş ve kendi iniş çıkışlı hayatına Ida’yı katmanın pişmanlığını cehennem bile olsa bir yere ait olma hissiyle kapatacağını düşünmüştür belki de. “Belki”lerin çoğaldığı bu yaşamda sorulması gereken tek soru “Neden?”dir belki de. Ama belkilerin sonu hiç gelmez nedense…

 

Siyah Beyaz Bir Üşüme Hissi

Görsellik adına öncelikle şunu söylemeliyim ki; filmin daha ilk karesini gördüğüm andan itibaren Tarkovsky’nin Ivan’ın Çocukluğu ve Nostalji filmlerindeki o siyah beyaz, bir şiir kadar kontrastlı sahneleri gözümün önüne geldi. Daha doğru ifade etmek gerekirse onun filmlerinde hissettiğim ama tam anlamıyla açıklayamadığım soğuk bir geçmişi anımsadım Ida’da. Lukasz Zal ve Ryszard Lenczewski bize o dönemi ve Ida’nın ruh halini hissettirmeyi öylesine amaçlamışlar ki film her şeyiyle bize ne istersek onu veriyor. Ama biz ne kadarını alıyoruz veya almak istiyoruz orası bir muamma. Görselliğe dönecek olursak filmin 4:3’lük oranı ve yüksek kontrastlı havası bizi gerçekten o zamanda yaşadığımıza ve Mr. Robot’taki gibi çeyrek dairelik kadrajlarıyla geçmişini ararken ki yolda aslında ne kadar köşeye sıkışmış, çaresiz ve küçük görülmeye alışmış bir durumda olduğunu gösteriyor bizlere bu zeki ikili. Özellikle yemin töreni sahnesinde gözünden yaş akarkenki planda sadece ağzının gözükmemesi inancına bağlılığındaki şüphe ve sorguladığı yargılar karşısındaki acizliğini, suskunluğunu anlatmak için çok basit ama bir o kadar da muazzam bir kare bence. Bir de filmin başından sonuna kadar çok nadir yerlerde kamera hareketinin olmasının Ida’nın hayatındaki anlamsız ve çaresiz arayışların durgunluğunu bize geçirmek için olduğunu düşünüyorum. O yüzdendir ki sadece sondaki uzun planda omuz kamerası kullanılmıştır; Ida’nın teyzesinin ona arabada söylediği tavsiyesine uyarak her şeyi deneyimleyip, neler için fedakârlık ettiğini öğrendikten sonra inancını sorgulamış bir halde kendi içine, ait olduğu mabedine tekrar dönmesini gösterir bizlere.

BATUHAN KAPLAN/batuhantiger@gmail.com

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır. 

Yorum bırakın

Batuhan Kaplan

Batuhan Kaplan

Sinema Yazarı
Amatör derecede müzisyen, profesyonel derecede sinema aşığı… Her alandaki ilhamını sevdiği parçaları dinlerken alan Okan Üniversitesi Sinema-Tv bölümü öğrencisi. Bugüne kadar birçok kısa film senaryosu yazdı ve çekti. İmkânları ve ilhamı izin verdiğince yazmaya da çekmeye de devam etmeyi düşünüyor. Edebiyatı ve tarihi seven, ileride her şeyiyle kendini anlatmayı başarabilen filmlerinin yönetmeni olmak gibi bir hayali olan kişi… İzlemek, dinlemek ve okumak neyse yazmakta onun için aynı derecede önemli ve zevkli. Her şeyiyle kendini onlarda bulduğu favori yönetmenleri Jim Jarmusch, Lars von Trier ve Andrei Tarkovsky. Çekmeyi istediği filmlerinin müziklerini kendi yapma düşüncesi ve isteği olarak Ennio Morricone ve Hans Zimmer gibi kişileri de idol olarak gören detaycı bir hayalperest.Mail yollamak için linke tıklayın.