Arzu ÇevikalpKorkuVizyondan çıkan filmler

Işıklarınızı Söndürmeyin, Yakın!

Bu ara ülke olayları nedeniyle yeterince korku yaşadık bir de korku filmiyle korku yaşamayalım diye düşünüyor olabilirsiniz, ama karşınızda severek seyredeceğiniz bir korku filmi var. Hem korkutuyor, hem de geriyor. Eğlenceli sahnelerini de unutmamak gerek.

‘Günümüzün korku filmleri eskileri kadar korkutamıyor’ klişesinin, düştüğü yeri ciddi bir biçimde yakmasından dolayı seyircide ve korku fanatiklerinde önyargı oluştu. Haksız da sayılmazlar doğrusu… Seyirci izlerken korkmuyor, tam tersine kahkaha atıyor, çünkü korkutalım derken ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Tabi ki arada korkutabilen filmler de çıkıyor, ancak çok az… Teknolojik efektler korku filmlerini sarıp sarmalayınca olanlar oluyor ve izlenirliğini yitiriyorlar. Bu kara tablodan kendini kurtaran “Lights Out” (Işıklar Sönünce) korkutabilen korku filmi olduğunseyirciye kanıtlayarak, seyirciye cidden gerilimli anlar yaşatıyor.

David F. Sandberg’ın 2.42 dakikalık kısa metrajlı filminden uyarlanan 81 dakikalık film, James Wan’ın da yapımcı koltuğuna oturmasıyla beraber gücünü ortaya koyuyor. Korku filmlerinde yeni bir çığır açan yönetmen-yapımcı James Wan’ın “Conjuring” (Korku Seansı) serisinden sonra “Lights Out” çok derin bir iz bırakmayabilir, ancak başından sonuna kadar merakla izlettiriyor. Yalnız filmin en büyük handikabı, ipuçlarını filmin ortalarında açık etmesi… Kısa ve uzun metrajlı film arasında bir bağlantı kurmak gerekirse; kısa filmde bir kadının evde ışık düğmesine sıkı bir bant yapıştığını görüyoruz, çünkü ışıkları kapattığında boogeyman-öcü-dediğimiz bir hayalet geliyor ve ışıkların açılmasını istemiyor. Hatta ışıkları söndüren de ta kendisi (!) Kadın korkudan yatağın altına giriyor. Zaten tüm korku filmleri karanlıkla ilişkilendirilmiyor mu? Karanlık bastırdı mı, cinler periler ve hayaletler gelirler ve şafak sökünce de giderler. Burada da ışık ve karanlık arasında bir denge var, ışık açılınca ışıktan korkan ve kaçan hayalet ışıkları kapatıyor. Kısa metrajlı filmin konusu bunun üzerine kurulu, ama uzatılmış hali göz önüne alındığında, daha derinlemesine irdelendiği açıkça ortada…

‘Kötüyü davet et ve başına belayı al’

Yineleme tekniğini kullanan film, dip depresyon nedeniyle gençliğinde akıl hastanesine yatırılan anne Sophie’nin hikâyesine yönlendiriyor seyirciyi, tüm sırlar o akıl hastanesinde saklı… Sophie hastanede kendine bir arkadaş ediniyor, ama arkadaş edindiği kişinin bir deri hastalığı var ve o yüzden ışığa çıkamıyor. Kendisini 13 yaşında bir kilere kilitlediklerinden ötürü çok eziyet çekmiş. Hatta hastanede üzerinde bir sürü deneyler yapılmış, fakat ters giden bir şey olmuş. İşte her şey o noktadan sonra bulanıklaşıyor.

Kötü ve doğaüstü bir varlığı filme damgalayan ve “Babadook” filmine gönderme yapan yönetmen David F. Sandberg, ‘kötüyü davet et ve başına belayı al’ mantığını usta bir şekilde seyirciye aktararak, onun eve ve karakterlere verdiği zararı ve yıkımı ortaya koyuyor. Tabi bunun tek bir sebebi var, o da güçlünün güçsüzü ezmeye çalışması. Bunu şu şekilde açıklayalım: eğer siz ruhsal olarak hastaysanız, ne olursa olsun kötü varlığa inanır ve kanarsınız, sonra da gerçekten, var olabilir mi diye sorgulamaya başlarsınız. Filmde de böyle oluyor dip depresyon hastası olan Sophie ilaçlarını almadığı zaman giderek fenalaşıyor ve o zaman kötü varlık beliriyor, çünkü o sadece güçsüzlerden besleniyor. Belki depresyonuyla mücadele edip antidepresanlarını almış olsaydı, o varlık hiç belirmeyecekti. Unutmayın mutsuz ve yalnızsanız o gelir sizi bulur, siz isteseniz de istemeseniz de… Farklı bir açıdan bakarsak; bazen kötü varlık, iyi olana da musallat oluyor. Hem Sophie’ye, hem kızı Rebecca’ya, hem de oğlu Martin’e musallat olan varlık ne isterse onu yapıyor ve tüm aileyi ele geçiriyor. Amacı tek başına Sophie’ye sahip olmak…

Sanki bir James Wan rüzgârı esiyor

Flashback ve flashforwardlarla olayları birbirine bağlayan yönetmen, korkuyu, yalnızlığı, üzüntüyü, mutsuzluğu, kederi, boşvermişliği ve mücadeleyi aynı kare içine alarak hikâyeyi kuvvetlendiriyor. Korku motiflerini yerli yerinde kullanması da cabası. İlk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinde, bu denli iyi iş çıkarması akıllara şu soruyu düşürüyor: Acaba James Wan’ın izinden mi gidiyor? Onun izinden gitse de, gitmese de övgüyü hak ediyor.

Korku filmlerindeki klişelere neredeyse hiç yer vermeyen yönetmen, karanlık kavramını filmin içine çok güzel yediriyor. Karanlıkta korkan karakterleri öne çıkarmaktansa karanlıkla beraber gelen kötülüğü perdeye çengelliyor. Sağa sola hareket eden kameranın hiç titremeden bir plandan, başka bir plana geçişi ve birbirini takip eden sekanslar filmin başarıya ulaştığını simgeliyor. Yalnız filmde öyle bir sahne var ki, o sahneyi izlerken aklımıza haliyle “Saw” (Testere) filmi geliyor. “Testere” filmini seyredenler Amanda karakterinin koltuğa bağlandığı sahneyi iyi bilirler. Burada da ona benzer bir durum söz konusu…

Sonuç olarak; “Lights Out” son zamanlardaki korku filmlerinin pabucunu dama atarak korku filmlerinin arasında kendine güzel bir yer ediniyor. Sözün özü film, psikolojik verileri hikâyeye ekleyerek, gidişatı değiştiriyor ve seyircinin tahmin etmediği olaylar gerçekleşiyor. Filmi korku dışında, psikoloji çerçevesine sığdırırsak; dilemmadan kurtulmak, iyileşmek ve özünü bulmak isteyenlerin, kendilerini ayna misali görebileceklerini hatırlatır ve iyi seyirler dileriz.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.