Arzu ÇevikalpVizyondan çıkan filmler

Aşk Bir Şifa Mı?

Ütopya-distopya ilişkisinden yola çıkarak, robotlaştırılan ve hissizleştirilen insanları ele alan “Equals”, yeni toplum düzeninde insanların her emri sorgusuz sualsiz bir biçimde yerine getirmeleri gerektiğinin altını siyah dolma kalemle çiziyor. Ağını siber dünya ile ören film, yeni toplum düzenindeki psikolojik bozuklukları ortaya koyarak, ruh halindeki dalgalanmaları, genel işleyişin bozulmasını, düşünceleri ve davranışları etkileyen yoğun ve uzun süreli değişiklikleri detaylı bir biçimde tetebbu ediyor. Her toplumda olduğu gibi bu yeni toplumda da belli başlı kurallar var, örneğin âşık olmamak, seks yapmamak, robot gibi yaşamak, arkadaşlık ve dostluk kurmamak ve doğurganlığı arttırmak gibi…

Bunlar hakikaten insanlığı öldüren kurallar (biri hariç), başka bir açıklaması yok! İnsanı insan yapan şeyler, insanın elinden alındığı vakit insan nasıl insan olabilir ki? Sadece makine olur. Makineler de sizin isteğinize göre görevlerini yerine getirmiyorlar mı? Siz onlara emir veriyorsunuz onlar da hiçbir şekilde hayır yapamam demiyorlar, ama insanın evet ve hayır hakkı var. İşte bizi makinelerden ayıran en büyük özellik de bu. Mantığımızı kullanarak tercihlerimizi istediğimiz şekilde yapıyoruz. Mesela filmde yemek ye, uyu gibi bazı teknolojik sistemler var, toplumun parçası olan bireyler o rutini aynen devam ettiriyorlar. Resmen düzenin kölesi olmuşlar!

O halde amaç ne? Amaç: Mükemmelleştirme çalışmaları (Bakınız: “Insurgent”)… Sorarız size dünya mükemmel mi? Kim mükemmel olabilir veya bu mümkün mü? Filme göre; hasarlılar fütüristtik deneyler aracılığıyla tespit ediliyor. “Collective’s Health and Safety Department” (Kolektif Sağlık ve Güvenlik Bölümü) tarafından konulan “Switch On Syndrome” (SOS-duyguların geri gelmesi) tanısında; çocukluktan gelen ve beri baskı altında tutulan duygular yüzeye çıkarak, hasarlıların sistemlerini tahribat ediyorlar. O duygular onlar için adeta bir virüs gibi. Başta duyguları kapatmak bir çözümken, sonradan kara bulut misali üzerlerine çökmeleri yeniden kazanılmaları gerektiğinin müsebbibi oluyor.

KANSERİN BİLE ÇARESİ VAR, AMA SOS’UN YOK

Toplumu yönetenler virüsü kapanlara endişelenmeyin kanserin çaresini bulduk, bunun da buluruz diyorlar. Kanserin ne zaman çaresi bulundu ve neden haberimiz yok? Kanser üzerinde çok durmadan, şuna değinmek istiyoruz: Çare bulunuyor bulunmasına ancak, tüm duygular ortadan kayboluyor, tamamen iyileşiyorlar ama hiçbir şey hissedemiyorlar. Âşık dahi olamıyorlar anlayacağınız… Hastalar hastalıklarına göre kategorilere ayrılıyorlar, bazılarının çok acil tedavi olmaları, bazılarının da sıralarını ve zamanlarını beklemeleri gerekiyor. Hastalıkları ağır olmayanlara duygu durum düzenleyici/baskılayıcı ilaçlar veriliyor. Bağıntı kurarsak; ‘duygu durum ruh hali’ içerisine giren bazı ruhsal bozukluklar var. Bunlar: sosyal anksiyete bozukluğu, bipolar bozukluk, majör depresif bozukluk vb… Yönetmen  Drake Doremus bu hastalıklara atıfta bulunarak çözümünün sadece bilim olmadığını anlatmaya çalışıyor. Ufak bir bilgi: Filmde “Switch On Syndrome” anlamına gelen SOS, ruhsal tedavide System Of Support-Mood Disorders anlamına geliyor.

Her şeyi çok iyi kavradık da çözüm nerede? Duygularda ve aşkta… Gerçi aşk da ciddi bir bağımlılık yapıyor, ama aşkın insanı iyileştirdiğine inanıyorlar. Buradan şöyle bir netice çıkıyor: “aşk bir şifadır.” Aşkı bir şifa olarak gören ve kuralları çiğneyen Nia ve Silas aşka karşı koyamayarak kendilerini bırakıyorlar, ikisi de SOS sendromuna yakalanıyorlar, sonrası malum… Şunu hiç unutmayın; sistemin içinde her zaman başkaldıranlar olur ve bu başkaldıranlar da aşkı yaşamak için kaçmaya çalışırlar. Alın size distopya ile karışık bir aşk hikâyesi… Distopik filmde aşk olmadan olur mu hiç!

FİLMİN YÜRÜTÜCÜ YAPIMCISI RİDLEY SCOTT

Filmde aslında en çok dikkatimizi çeken şey şu oldu: SOS sendromunu saklamakta olanlar ve onlara ‘saklananlar’ lakabının takılması. Onlar gücünü duygularından alıyorlar. Mesela bazı hastalar duygusuzlaşmamak için kendi gibilerle takılıyorlar, çünkü onlar robot gibi davranmıyorlar. Veronica Roth’un “Divergent serisi ile yolları kesişen filmin hikâyesi tek bir merkezde geçiyor ve baskılananların yaşadıkları olaylar seyirciyi ayakta tutuyor, seyirci de haliyle bir sonraki sahnelerde neler olacağını merak edip sorgulamaya başlıyor. Yalnız filmle ilgili zihnimizi meşgul eden bir mevzu var: Neden karakterlerin hepsi resmi üniforma gibi beyaz kıyafet giyiyorlar? Bu sadece “Equals” için geçerli değil.  Beyaz ve temiz bir sayfa açmanın bir açıklaması olsa gerek herhalde… Gerçi o temiz sayfa giderek kararıyor, orası ayrı konu…

Film hakkında tüm yazılanları derleyip toparladığımızda, teknoloji ve bilim kurgu kısmıyla “Black Mirror” dizisine göz kırpan filmin yürütücü yapımcılığını üstlenen Ridley Scott, filme çok fazla karışmamış olsa gerek ki, konu itibariyle ilgi çeken film çekim açısından sınıfta kalıyor. Bazı sahnelerin el kamerasıyla çekildiği çok belli oluyor.  Böyle bir filmde böyle bir sorunun olması seyircinin zaman zaman dikkatinin dağılmasına neden oluyor. Ağır işliyor oluşu da tuz biber ekiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse filmin soğuk bir aurası var, izlerken tam olarak filme kanımız kaynamıyor ama perdeye yansıyan görüntüler ilgimizi çekmiyor dersek yalan olur. Keşke filmdeki o robotlaşmadan doğan samimiyetsizlik filme aynen sirayet etmemiş olsaydı. Peki, ya güzelce işlenen konunun seyirciyi tatmin eden bir finalle sonlanmıyor oluşundan ötürü büyük bir hayal kırıklığı yaratmasına ne demeli? Bu kadar şeyi boşa mı izledik diyor insan… Genç yönetmen Drake Doremus iyi bir çatışma yaratayım derken filmin finalini mantıklı bir sonuca bağlayamıyor. Genelde aşk filmlerinde mutlu ve mutsuz bir son vardır, burada çok daha farklı bir son var. Büyülü aşkın yerine zorlu aşk geçiyor. O geçişi unutmak imkânsız! Özetle film hem düşündürtüyor, hem de bazı sorularımızı yanıtsız bırakıyor. Yine de hafızalarda kendine iyi kötü bir yer edinebilir. Bakalım filmin ikincisi çekilecek mi?

Arzu Çevikalp/Habertürk

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.