Dizi Kritikleri

“Çok Fazla Unuttun, Ben Kazandım”

Netflix Türkiye’de 15 Mart itibariyle seyirciyle buluşan Belçika yapımı dokuz bölümlük dizi, geçirdiği trafik kazası sonucu ‘anterograd amnezi’ hastalığına yakalanan ve bir kayıp vakasında baş şüpheli olarak yargılanan Mie’nin başından geçenleri iki ayrı zaman aralığında anlatıyor. Geçirdiği trafik kazası sonucu hayatı allak bullak olan Mie, gözetim altında tutulmak amacıyla akıl hastanesine yatırılır. Hastalığından kaynaklanan kafa karışıklıklarıyla da baş etmek zorundadır.  Paramparça hayatlar, telafisi mümkün olmayan hataları merkezine alan bir korku-gerilim draması olan dizi, hakkıyla anlaşılabilmesi için birden fazla izlenmeyi hak ediyor.

Dizinin bir bölümü Mie’nin akıl hastanesinde yaşadıkları, doktoru, soruşturmayı yürüten dedektif, kısa zamanda arkadaş olduğu disosyatif bozukluk ve pinomaniden müzdarip Vronsky ve kendisini sık sık ziyarete gelen yakınlarıyla yaşadıkları etrafında gelişir. Mie’nin kendisini aklamak ve sağlığına kavuşmak için yakın zamanda yaşadıklarını hatırlamaktan başka çaresi yoktur. Mie, trafik kazasından önce yaşadıklarını hatırlamakta fakat kaza sonrası olup bitenler zihninde anlamlı bir bütün oluşturamamaktadır. Her şeyi yerli yerine oturtmak için bastırdığı onca kötü hatırayla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Bunun için hastaneye yatırıldıktan sonra hatırladığı her şeyi not etmeye, zihninde canlanan her sahnenin ve tanıştığı herkesin resimlerini çizmeye başlar. Parçaları bu şekilde birleştirip çözüme ulaşacağını düşünür. Karakterin ruh halinin eksiksiz bir portresini çıkarmak adına hikaye, ileri ve geri sıçramalarla hareketlendirilir.

Mie’nin kurguladığı gerçeklik kolektif gerçeklikle ters düşebilmekte, biri diğerini yalanlamaktadır. Karakter gerçeği yorumlamak istediği şekle dönüştürür ve karşılaştığı olayları ve insanları bu perspektiften yorumlar. Gerçeklerle defalarca karşı karşıya kalsa bile çoğunda tekrar unutmayı tercih eder. Yine de gerçekler Mie’nin peşini bırakmaz; rüyalarını kabusa, deneyimlerini halüsinasyonlara çevirir ve mevcut travmasıyla tekrar tekrar yüz yüze gelmesine neden olur. Mie’nin iyileşmek için geçmişiyle yüzleşip geçmişini arkasında bırakması, Adriane’nin ipini takip ederek karanlık mağaradan kurtulması ve aydınlığa ulaşması gerekmektedir.

Dizinin akıl hastanesinde gelişen olaylarla etkileşimli şekilde ilerleyen diğer bölümünde Mie ve ailesinin evlerinde çıkan yangın sonrası mecburen dedesinin şehir dışındaki evine taşınmalarından, Mie’nin evlerinin yakınlarındaki ormanda yaralı bir şekilde bulunmasına kadar geçen üç aylık sürece tanıklık ederiz. Belli noktalarda kesişen ve birbirinin referansı bu iki ayrı süreci baş karakterle birlikte deneyimleriz.

Dizinin başardığı en mühim şey belki de gerçekçi detaylarla örülmüş, çok katmanlı, nefes alan, derinlikli karakterler yaratmasıdır. Evraklarını plastik torbada taşıyan orta yaşlı dedektif, sorgu sırasında Mie’yi yalnız bırakmamak için odada bulunan ve görevini icra ederken bir yandan da örgü ören hemşire gibi her karakter için ayrı ayrı düşünülmüş ayrıntılar seyir zevkini olabildiğince yükseltiyor. Derinlik kazandırılmayan tek karakter orman korucusu Bob’dur. Bob’un ne ya da kim olduğunu Mie’nin perspektifinden anlamlandırmaya çalışırız.

Karakterin, kaybından sorumlu tutulduğu Thomas’la karakter arasında karmaşık bir kurulur. Thomas, Mie’nin manipule ettiği gerçekliği doğrular ve aralarındaki yakınlık bu merkezden ilerler ve gelişir. Kocası ve kız kardeşi ise Mie’nin yarattığı alternatif gerçekliğe dahil olmayı reddeder ve ona yardımcı olmaya çabalarlar.

Korku, gerilim ve gizem türlerinin çeşitli unsurlarını yüzeyin altında seyreden yoğun trajediyi vermek adına başarılı araçlara dönüştüren Tabula Rasa, sıradan bir korku & gerilim dizisi değil kesinlikle. Oluşturulan sarmal kurguya düzenli biçimde eklemlenen ve her bir kelimesinin hikâyenin bütününe hizmet ettiği ustaca yazılmış diyalogları, hiç düşmeyen temposu, ince ince dokunmuş olay örgüsü ve alegori bakımından oldukça zengin ve titiz bir çalışma ortaya koyuşuyla ilgiyi sonuna kadar hak eden ve kendisinden başka bir şey olmayan, başarılı bir yapım.

Yorum bırakın

Aydan Yeşilırmak

Aydan Yeşilırmak

Sinema Yazarı
1987 İstanbul doğumluyum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Matematik bölümü mezunuyum. Sinema okuryazarlığı diye bir kavramın varlığından haberdar olduğum lise yıllarımdan itibaren filmler, türler, oyuncular ve yönetmenlerle ilgili bulabildiğim her şeyi elimden geldiğince okumaya ve incelemeye çalışıyorum. Filmler üzerine düşünmeyi ve konuşmayı seviyorum.Mail yollamak için linke tıklayın.