KritiklerRetro Filmler

Dawn of the Planet of the Apes (2014)-Berat Bayer

Joseph Campbell’ın meşhur “The Hero With a Thousand Faces” eserinde de bahsettiği, mitolojik hikâyelerin/kutsal kitapların defalarca kullandığı “lider” şablonu; bugün adam gibi okunsa bizim ülkenin haline de cuk oturacak “mazlum edebiyatı, mazlumları kurtaran lider” temasını işler başta, yani karakterimiz ezilenin sesi olma görevini bir kez üstlendiyse/kaderinde bu varsa artık ne olursa olsun kahraman odur. Hollywood bu konuya gittikçe artan bir ilgiyle eğildi, özellikle “yeni Hollywood”un kilit isimleri Lucas ve Spielberg sağ olsun, en ortalama seyirci bile “önder hale gelen normal insan” tipine alıştı.

Serinin ’68 tarihli ilk filmi “Planet of the Apes”, uygarlık kavramını anlatıyor ve sorguluyordu, her iyi düşünülmüş bilim kurgu hikâyesi gibi hikâyesiyle gerçeğe ayna tutuyor ve finaldeki “özgürlük anıtı” şaşırtmacasıyla bu benzerliği somutlaştırıyordu. Bir tür tersine evrim geçirip bizden sözüm ona daha gelişmiş hale gelen maymunların, kendi uygarlık düzenlerinde bizden farksız oluşlarıydı mevzu, dolayısıyla serinin temelinde bir yerde de bu benzerlik ve uygar düzeni sorgulama damarının olduğu söylenebilir. 70’lerde devam eden serinin sevdiğim bölümleri birinci ve üçüncüdür, ama serinin kabuğundaki hikâyeden başka şeyler anlatmaya çalışan tek halkasının da ilk film olduğunu teslim etmek gerek. 2011 yılında başlayan “prequel” serinin ilk halkası Rise of the Planet of the Apes de, serinin 40 seneden beri bir mesaj veren ilk filmiydi; hem Caesar’ın liderlik vasfını hem de insanoğlunun yozluğunu aynı anda işlemesiyle. Kendi kendini yok eden, yaratıcılık vasfını üstlenen, kendini üstün gören insan ırkının kendi başına açtığı belaları anlatan bu filmin ardından gelen ikinci halka ise, taban tabana zıt bir öykü anlatmasına karşın, ondan da kuvvetli.

“İnsanoğlunun yozluğu “nu anlatan Rise of the Apes, maymunları kapana kıstıran insanlarla açılırken; bu filmin başlangıcında geyikleri kapana kıstıran maymunları izliyoruz. Gücü bulanın pisliğe battığı, hiçbir ırkın diğerinden uygun olmadığı mesajı taşıyan bir film için harika bir açılış: ve “savaşı başlatan kurşun”, şu Franz Ferdinand maverasında olduğu gibi, anlatılan savaşın başlangıcı oluyor, varlığı bile şüpheli insanlardan biri ortaya çıkıp bir maymunu haksız yere öldürünce dengeler bir kez daha değişmeye, huzur bozulmaya başlıyor. Ardından bir tür griple sayısı çok azalmış, darbe üstüne darbe yiyip post-apokaliptik küçük bir şehir kurmuş San Francisco halkına geçiş yapıyoruz; ilk filmdeki rollerin ve dengelerin değiştiği bu atmosferle film de saat gibi işleyen öyküsünü anlatmaya başlıyor. Roller değişmiş; başta kendine önder ararken Caesar’ı bulan maymunların güçlenmesiyle insanlar bir önder arar olmuş. Sonrası, insanların çektiği enerji sıkıntısına çözüm aramayı kabul eden kahramanlarımızdan oluşan grubun maymunların dünyasına girişi ve uygarlığını gözlemlemesi üzerine kurulu. “İlk insan” tasvirlerini çokça andıran maymunlar, baba-oğul kültürü, konuşabildikleri birkaç kelime, sadakat ve kurallarla kendi uygarlıklarını inşa etme sürecindelerken, huzur “kötü bir maymunun” ortaya çıkmasıyla bir kez daha bozuluyor. Senaryoyu ‘dâhice’ çizgisine çok yaklaştıran şey de, ismiyle dahi Kabil’i andıran Koba karakterini “insan-maymun” terazisinin ortasına yerleştirmesi. Karakter, mitolojideki ve kutsal kitaplardaki “ilk zalimler” gibi davrandıkça gelişiyor olaylar; insan öldürdüğünde, kurulma aşamasındaki uygarlığın kurallarını daha baştan bozmaya çalışıp liderlik vasıflarını üstüne almak için çabaladığında. Kişisel hırslarıyla davranmaya devam ettikçe de, farkında olmadan ve istemeden, tüm olumlu vasıflarına rağmen “maymun insandan üstündür” tarzı bir kibre düşen Caesar’ın da aydınlanmasına, tertemiz oluşuna yardım etmiş oluyor Koba. Orada hem “kanaat önderine dönüşen normal”in (Caesar) yolculuğunun tamamlandığını, hem de maymun-insan uygarlığı genelinde ‘gelenin gideni aratacağını’ anlamış oluyoruz biz de seyirci olarak. Liderlerin zaafları, dini hikâyelerde ‘onların da insan olduğunu’ vurgulamak için söylenegelir, peygamberlerin siyasi liderlikleri ve kanaat önderlikleri beşeri sorumluluklar olarak anlatılır hep. Bu hikâyenin kanaat önderi, “kusursuzu” Caesar’ın hatası da, uygarlığını diğerinden üstün görmek oluyor başka bir deyişle.

Koba’yı “kötü” olmaya iten sebepler, motivasyonu, yaptıkları ve kendine küfrettirişi de mitolojiden alınmış gibi, hikâyede gelişimini izlediğimiz esas karakter ise Caesar. İzlediğimiz aile ve diğer insanlar, “puny humans” havasıyla hiçbir şey yapmıyorlar film boyunca. Gary Oldman sona doğru gereksiz bir hamleyle hikâyenin kahramanı olmaya yeltenen bir karakteri canlandırıyor, fakat tahmin edeceğiniz üzere olamıyor (kader istemedikten sonra Oldman da canlandırsa kahramanlığa eremiyorsun demek de olabilir bu!). Jason Clarke’ın karakteri Malcolm, hikâyenin sacayaklarından biri gibi tanıtılsa da öyküdeki konumu çok önemli değil, en çok görünen insan olmasına rağmen; yani çok büyük ölçüde maymunları anlatan bir film bu. ’68 tarihli film, büyük ihtimalle insan uygarlığının iyi imkânlarıyla kibre ve lükse bulanmış bir temsilcisinin, gittiği “maymunlar cehennemi”nde aldığı dersler ve kişiliğinin gelişmesi üzerine kuruluydu. Yine bir denge değişikliği ile burada, “maymunlar arasında gelişip değişen protagonist insan”ın yerine “insanlarla gelişen protagonist maymun”u izliyoruz. Orada dünyasıyla ilgili kendine dersler çıkaran bir insan vardı, burada ise uygarlığıyla ilgili kendine dersler çıkaran bir maymun var.

Derinliği bir kenara bırakıp ambalaja geçersek, filmde animasyonun kullanıldığı her karenin kusursuz olduğundan bahsedebiliriz rahatlıkla. Weta Digital mahsulü maymunlar zaten Rise of the Apes’te dudak uçuklatmıştı, burada da sırıtmıyorlar. Matt Reeves’in rejisinin filme ne çok şey kattığı ise, Jason Clarke’ın tek planda çekilmiş apartman sahnesinden veya finaldeki dövüş sahnelerinden anlaşılabilir. Filmin entelektüel zeminine hizmet edecek durağan ve canlı kareler yakalayan Reeves, zaten üst düzey senaryoyu birkaç çıta daha üste çıkarmayı başarmış. “Yeni Hollywood”da, ‘iyi yönetmenliğin’ bundan başka bir şey olabileceğini düşünmek mümkün değil zaten.

Kısaca, artık aşağı yukarı her yaz filminde karşılaştığımız küçük sarkmaları yüzünden kusursuzluğa ulaşamasa da, kalitesiyle dikkat çeken bir film Dawn of the Planet of the Apes. Kafa dağıtmak için de, düşüncelere dalmak için de birebir; gönül rahatlığıyla tavsiye edilir.

BERAT BAYER/beratbayer@gmail.com

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Berat Bayer
1997 yılında dünyaya geldim. 2008'den beri çeşitli dergi ve İnternet sitelerinde, dünya üzerinde en çok sevdiğim şey olan sinema üzerine yazılar yazıyor, kısa filmler yapıyorum. Üniversite ikinci sınıf öğrencisiyim, okulu bitirip bu alanda profesyonelleşme imkanı kazanabileceğim zamanı bekliyorum.