Arzu ÇevikalpKritikler

Bipolar Aşk Hikayesinin Karmaşası

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran bir yüzey bulur; bizi gidişten daha fazla büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.” – Marcel Proust

yazar_serkanbastimar

Lumiere Kardeşler‘den başlayarak Amélie Poulain’e, yeni dalga akımından, avangarda doğru sınırlarını genişleten Fransız Sineması kendine has tekniğiyle bütün dünya sinemalarına örnek olmuş ve halen de olmaktadır. Kültüre ve sanata bakış açısıyla kendine önemli bir yer edinen Fransa, sinemayı bugüne taşıyan bir aracıdır; bunu şu şekilde açmak gerek: tarihinin ilk filmi olan “Arrivée d’un train gare de Vincennes” 1895’te sinematografiyi icat eden Lumiere Kardeşler tarafından Paris’te çekildi. Bu da bize sinemamın kalbinin attığı ülkenin Fransa olduğunu göstermektedir. Dünyanın en iyi film endüstrisine sahip olan Fransa 19. yüzyılın sonlarında ve 20.yüzyılda adeta kuvvetli bir rüzgâr gibi esip geçmiştir.

mon-roi-de-maiwenn-cinema-verite-saisissant-ou-capharnaum-bouffi,M2658011950’lerde İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının etkisiyle ortaya çıkan yeni dalga (Fransızca: la Nouvelle Vague) akımının öncülerinden olan ve akımı destekleyen yeni dalga akımcıları sırayla; Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol, Jacques Rivette ve Eric Rohmer ‘klasik’ film formunu reddedip, tabuları yıkmak için mücadele etmişlerdir. Ne istediklerini bilen ve kendilerinden emin olan akımcılar, dönemin gidişatını başka bir yöne çevirerek, toplumsal ve siyasi dönüşümlere yer vermiş; görsel biçim ve sinematografik anlatım biçemlerindeki tutucu değerlerden uzaklaşmışlardır. Sözün özü; film eleştirileri yaparak yönetmenliğe adım atan akımcılar, bazı sinemasal formları ellerinin tersiyle itip, bağımsız bir şekilde filmleri ortaya koymuşlardır. Sinema kuramlarının itinalı bir şekilde işlenmiş oluşu, toplumsal hareketin siyasal inanç ve amaçlarının, açık ifadesi biçiminde perdeye yansımıştır. Diğer bir ifadeyle; perdeye yansıyanlar sinemasal bir bildiri niteliğindedir.

Kısaca Fransız sineması bu şekilde özüne kavuşmuş, ancak yeni dalga zamanla yerini başka sinemasal akımlara bırakmıştır. Bu akımlardan şu şekilde bahsedebiliriz: Mizahın, ironinin, absürtlüğün ve dramın birleşiminden doğan yeni akım, günümüzün Fransız sinemasına şekil vermekle kalmayıp, toplumsal ve siyasal olayları geri plana itmiş ve Amerikan-vari filmleri ön plana almıştır.

Aşkta gizlilik yoktur

Şu su götürmez bir gerçektir ki, Fransız sineması az önce sözünü ettiğimiz kriterlerle Avrupa sinemasının öncülüğünü üstlenmektedir. Her yıl genellikle Mayıs ayında düzenlenen uluslararası film festivali Cannes aracılığıyla dünyanın dört bir yanından gelen oyuncuları, film yapımcılarını ve yönetmenleri bir araya getirmektedir.

Fransız Sinemasını kısaca özetlediğimize göre sıra geldi aşk ilişkisini konu alan Mon Roi (Kralım) filmine… Aşina olduğumuz konuyu tıpkı bir soğan kabuğunu soyarmışçasına soyan ve özünü ortaya koyan yönetmen Maïwenn, filmi akıcı ve sürükleyici bir biçimde anlatıyor izleyicisine… Fransız sinemasının zaten vurucu tarafı hikâyeyi farklı formlarla işleyiş biçimidir.

Aşk ve sırlar evliliği öldürür mü sorusuyla sarıp sarmaladığımız film, evlilikteki sorunlara mizahi bir pencereden bakarak alaylı bir şekilde perdeye yaftalıyor. Çiftlerin birbirlerini tanımadan önce evlenmelerine karşı sert söylemler getiren hikâye, saklı kalan yönlerin er ya da geç mutlaka ortaya çıkacağını savunuyor. Bunu anlatırken, hızlı akan gerçek ötesi diyaloglara başvuran yönetmen Fransızların mizahla ne kadar iç içe olduğunu seyirciye gösteriyor. Mizah ile birleşen ironi, filmi başarılı kılıyor ve iyi bir karakter çatışmasına kucak açıyor, böylece karakterlerin bilinmeyen korkuları, şüpheleri ve karmaşaları bir şekilde gün yüzüne çıkmış oluyor.

Kaba gerçekliği merkeze alan film, iç şiddeti ve fiziksel şiddeti birleştirerek travmaların insan hayatında çok büyük bir rol oynadığını ifade ediyor. Hem hafif, hem de ağır anları mizah ile destekleyen film, aşkın yıpratıcılığını göz önüne sererek, aşkın dalgalı deniz gibi olduğunu ortaya koyuyor. Hayat nasıl inişli çıkışlıysa aşk da öyledir. Aşkı kelimelere dökmek neredeyse imkânsızdır, çünkü aşk duygular aracılığıyla vuku bulur. Duygusuz aşk olmaz, o nedenle hiç bir kelime aşkı tam anlamıyla anlatamaz. Bir bakıma aşk kişisel bir deneyimdir ve anti-depresan vazifesi görür. Lakin filmdeki aşkı anti-depresan olarak tanımlayamıyoruz.

Değişen duygu durumu

Alışılagelmişin dışında gelişen aşkın tarifini yapan yazılar ve kitaplar vardır, ancak aşkın doğruluğu ispat edilemez. Âşık olmak sanıldığı kadar kolay değildir, aşk dediğin emek ister, onu bir çiçeği sular gibi sulamanız gerekebilir. Aşk ilişkilerinde duygular aynı oranda yaşanmaz, yani duygular sürekli değişir. Zaten filmde bunu net bir şekilde görüyoruz.

Aşk zaman zaman bir bina misali üzerinize çökebilir, eğer temeli sağlam değilse o aşkı kurtarmak olası değildir. İşte burada devreye yıkıcılık ilkesi girer. Aşkın çöküşünde psikolojik ve psikonevrotik etmenler önemli bir rol oynar ki, o etmenler kişiyi uçuruma dahi sürükleyebilir. Aşk o noktada insana iyi gelmeyebilir. Aşk ruhun gıdası denilse de bazen tersi olur, zira aşk özveri ile eş değerdir. Aşk ve fedakârlık bir çarkın dişlilerini çevirerek, o çarkın sağlıklı bir biçimde işleyişini sürdürmesine vesile olur. Şayet aşk bipolar bozukluk üzerine kuruluysa ve eğer iki taraf da bipolarsa, o aşk bir yerde kopar, ama şunu unutmamak lazım: bipolar, bipoları çeker, bu nedenle aşk yaşayan çift ilişkinin içinde sıkışıp kalıyor. Duygu durum bozukluğunu filme yaftalayan yönetmen, bipolar ilişkideki sorunları anlatarak, aşktan kopuşu simgeliyor. Ayrıca hikayedeki ‘kadın egosu’ ve ‘manipülasyon’ filmi değişik yerlere sürüklüyor.

Bu anlattıklarımızdan yola çıkan film, mutluluğu ve acıyı aynı anda seyirciye aktarıp, kendince bir sentez çıkarıyor, o sentezdeki en önemli nokta alabora olmuş bir Titanik… Tek taraflı giden bir ilişkinin kısırdöngüye girmesine vurgu yapan film, aşkı yaşayan çiftin, çıkmaz sokakta kaybolmalarının altında yatan nedenleri araştırıyor. Bir taraf daha çok sevdiği için, diğer tarafa zarar veriyor. Ama ne zarar! Erkek ve kadın farkına değinen yönetmen, âşık olan erkeklerin daha çekimser ve gizemli olduklarını belirterek, bazı şeyleri kolayca söylemediklerine dem vuruyor. Aşkta gizem olmamalıdır, ama oluyor işte (!) Aslında tüm bunlar kaybetme korkusunun izdüşümü…

Korku en korkunç canavardır

Korku bir kere içinize girdi mi, çıkmak bilmez, sizi yönetmeye kalkar ve hata üzerine hata yaparsınız. Film bu hataları perdeye yaftaladığı için, gerçeklerin mizahi olarak vücut bulmuş halini izliyorsunuz. Şunu hiç unutmamak gerek: kadın ile erkek, doğası gereği birbirinden farklıdır, o sebeple onları değiştirmek zordur. Hani deriz ya hep yaradılışımız böyle diye, aynen o hesap…

Yukarıdaki paragrafları göz önüne alarak filmi sentezlersek film, sevinç, ıstırap, haz, özlem, tutku ve ihanet arasında gidip gelen çiftin hezeyanlarını, düşüşlerini ve bir inat uğruna hiç ettikleri duygularını merkeze alırken, deli-aşkın hakikaten nasıl deli olabileceğini seyirciye aktarmadan edemiyor. Filmde aşk için atan kalbin sesini duyuyoruz sanki… Ruhun gücü zaten bildiğimiz şeylerden değil, bilmediğimiz şeylerden ibarettir.

Geçmişe dönük sorgulama ile varoluşçu yüzleşmeyi harmanlayan film, flaschbackleri ve flashforwardları doğru bir şekilde hikâyeye monte ediyor. Yalın, samimi anlatımıyla seyirciyi derin düşüncelere iten yönetmen, yer yer bize şu soruyu soruyor: Aşk için neleri göze alırsınız? Bu sorunun yanıtı aslında filmin gelişme bölümünde saklı… Gelişme bölümündeki sahne ile final sahnesi arasında çok önemli bir bağlantı var. Birbirini tekrar eden sahneler filmin izleğini oluşturuyor ve sürekli karşımıza çıkıyor. Her şey o birbirini tekrar eden sahnelerin üzerine kurulu. Hikâyede karakterlerin eylemlerine ve konuşmalarına çok dikkat etmek gerekiyor, aksi takdirde önemli dersleri kaçırabilirsiniz.

Filmi farklı bir açıdan değerlendirirsek; erotik sahneleri göstermekten çekinmeyen yönetmen, estetik sahnelerle seyircinin ilgisini çekiyor. Zaten Fransız sinemasında herhangi bir kısıtlama yoktur, dolayısıyla filmler özgürlükçü sistem ile sarıp sarmalanır. Tıpkı burada olduğu gibi… Yönetmen hakkında kısa bir bilgi vermeden yazının sonuna geçmeyelim. Luc Besson’un “Beşinci Element” (1997) filmindeki rolüyle uluslararası üne kavuşan  Maïwenn, ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesi “Pardonnez-Moi”dan sonra “Polis” (2011) ile Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanmış ve farklılık getirmiştir. Son filmi “Mon Roi” ise Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ’ye aday gösterildi.

Neticeye bağlarsak; Vincent Cassel’ın başrolünü canlandırdığı dramatik film, psikolojinin sınırlarını genişleterek, bipolar olmanın zorluğunu ve onunla sonuna kadar mücadele edilmesi gerektiğini perdeye yaftalıyor. Aşk çalkantılı olduğu için, bipolar bozuklukla mücadele eden insanların aşkı iyice arap saçına dönüyor, çünkü bir taraf coşkulu iken, diğer taraf depresif olabiliyor, ya da tam tersi… Tüm bunları dikkate alarak şunu hiç aklınızdan çıkarmayın: aşk bir şekilde gelip kapınıza dayanır ve karşı koyamazsınız. Evrene bir mesaj yollayın ve şunu söyleyin: “âşık olmak istiyorum ve en doğru aşk beni bulsun”.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.