Sinegazete- Bağımsız sinema portalı

Bayan Şiddet’in Evinde Gezinen “Çiko”

Miss Violence (Alexandros Avranas, 2013), yapıldığı yıl uluslararası alanda epey ses getirmiş, katıldığı festivallerden pek çok ödül ve adaylıkla geri dönmüştü. Hakkında o kadar yazılıp, çizildi ki, bana söyleyecek fazla söz kalmadığını düşünüyorum.  Ama yine de düstur gereği, filmden kısaca bahsetmek yararlı olacaktır. Neticede üzerinden dört yıl geçmiş durumda.

2009 tarihli ilk filmi Köpek Dişi’nin (Kynodontas, Giorgos Lanthimos) gördüğü ilgi, yeni Yunan Sineması’nın doğuşunu simgeler görünüyordu. İlk filmi Olmaksızın da (Without, 2008) Yunanistan’da yurtiçi festivallerde övgüler almış bir yönetmen Avranas, ancak Miss Violence, onun tüm dünyaca tanınmasına vesile oldu.

Şimdi, o bölgelerde zaman zaman pornografinin de sınırlarını zorlayan, şiddete dayalı bir sanat sinemasının gelişmekte olduğu söylenebilir. Bu sinema takdir de görüyor, seyirci de topluyor işin aslı. 2010’daki Srpski Film (Srdjan Spasojevic) bu akımın en uç örneklerinden birini vermişti. Gerçekten de insanın midesini kaldırmayı başaran sahneleriyle, marjinal olan her türlü ögeyi kullanıyordu yönetmen. Miss Violence’ın o derecede rahatsız edici olduğu söylenemez. Film, bunu daha çok ima etmeyi tercih ediyor. Fakat bunu yaparken de gerçekten sarsıldığınızı hissediyorsunuz. İmdb’deki yorumcunun dediği gibi, bu filmler sadece seyirciyi şoke edip, hani ‘70lerin sömürü filmlerindeki gibi, filmlerini bu yolla mı satmak istiyorlar? Tartışılır. Ama neticede bu yapımların sanatsal üstünlüğü de aşikâr.

Hikayenin yaşanmış bir olaydan uyarlandığını bilmek, filme daha da ürkütücü bir boyut katıyor. Yavaş ilerleyen anlatısına rağmen, sizi öyle allak bullak edici bir yapısı var ki, ‘Bir sonraki sahnede ne olabilir?’ duygusuyla ekran karşısına çakılıp kalıyorsunuz. Yunanistan’daki ekonomik buhran, kalabalık ve aile reisi ve torunlardan biri haricinde, kalanların tümünün dişi olduğu bir ailenin başını, kızları ve kadınları fuhuşa zorlamaya iter. Bu durum, 11. doğum gününü kutlayan torunlardan birinin balkondan atlayarak intihar etmesine neden olur ve olay örgüsü bu şekilde açılmaya başlar.

Filmde simgesel pek çok görüntü var. Aile reisinin toslayacakmış gibi üzerine ilerlediği, eve giden ara sokağın karşısındaki duvara yazılan grafiti yazı OUTLAW! (Kanun harici), odaların düzeni, yemek masasındaki sıralanış, kızların kıyafetleri, bunlar hep haklarında uzun uzun analizler yapılabilecek unsurlar. Ancak bir unsur var ki filmde, özellikle Türkiyeli hiçbir seyircinin atlayamayacağı cinsten! Kadınların zaman zaman sığınıp dertleştikleri küçük odada, duvarda tanıdık bir tablo asılı: Avrupa Yakası dizisinin akılda yer eden karakterlerinden Burhan’ın deyişiyle, ÇİKO!

Filmin 28. Dakikasında görürüz ilk olarak portreyi. Aslında 15. Dakikada anne çocuklarına o odada masal okurken de görünür, ancak çok küçük bir parçasıdır ve ne olduğunu anlamazsınız. İleride görüleceği sahneler boyunce portreyi parça parça açar yönetmen.

Bu Ağlayan Çocuk Portresini bilmeyeniniz yoktur. Küçüklüğümüzde, arabalara, otobüslere, kamyonlara yapıştırılırdı bu resim. Bakkallarda, boyacılarda, her çeşit esnafın dükkanında bulabilirdiniz onu. Aşağı yukarı bütün evlerde bulunurdu, hani, her eve lazımmış gibi. Bu portre bizde nasıl bu denli ünlendi? Bu durum başlı başına bir araştırma konusu.

Fakat, hemen burnumuzun ucunda olan neden, duygusal bir toplum oluşumuz. Arabeskin hiçbir zaman ölmeyecek olmasının altında yatan gerçek de bu. Yeşilçam sinemasının hala (şimdi ekran başına olsa da) seyirci toplaması bu yüzden.

Resim, Bragolin takma adlı bir ressamın çizdiği pek çok Ağlayan Çocuk Portresinden sadece biri. Ancak bizde neredeyse sadece bu tablosu bilinmekte ve bir film yıldızı kadar da tanınmakta. Ressam, hayatı hakkındaki detaylar bilinen bir şahsiyet değil. Bu durum, fotoğraf hakkındaki yargılara da yansıyor elbette. Resmin şans getirdiğine inanan toplumlar olduğu gibi, felaket tellalı olduğu yönünde de görüşler mevcut! Ben, bu portreyi çok sevmeme rağmen, yattığım ya da oturduğum odaya koymak istemem doğrusu. Ama girmişti işte zamanında evlere.

Bir iddia, o sevimli çocuğun bir yetim olduğundan ve resim yapıldıktan kısa bir süre sonra da kaldığı yetimhanede çıkan bir yangın sonucu can verdiğinden bahsediyor. Bu ölüm neticesinde çocuğun ruhu ressamın tablosunda hapsolmuş ve sonsuza kadar huzur bulmayacakmış!

Ülkemizde Sızıntı dergisinin 1979’daki bir sayısında kapağa konunca ünlenmiş ve bir anda bütün ev ve işyerlerine dağılmış portre. Bizde merhametin ve çocuk sevgisinin simgesi haline gelen tablo, günümüzün değişen değerlerinin yok ettiği pek çok gelenekle birlikte ortadan kalktı denebilir.

Ya da denemez, çünkü tam böyle düşünürken, resim işte bu filmde karşıma çıktı. Yıllardır bir Türk ressamın elinden çıkma, kartpostal, afiş olarak kullanılma amaçlı yapıldığını düşündüğüm resmin, bizden başka ülkelerde de evlere girmiş, günümüze değin yaşamış olduğunu öğrendim.

Yabancı bir unsur olup da ülkemize girince bir şekilde sahiplendiğimiz kim bilir başka neler var? Ama önemli olan, onun artık bizden biri oluşu ve bir dönem yaşantımıza nice güzellikler kattığı gerçeği…

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Eğer yazıya gönül verdiyseniz illa yazmak istiyorum diyorsanız, filmler vizyona girmeden önce hafta içi düzenlenen basın gösterimlerinden sizi haberdar edebiliriz. İnternet güncel bir mecra olduğu için yazıların önceden yayına alınması takdir edersiniz ki önemli.  Eğer sen de içindeki duyguları dışarıya aktarmak ve bunu sinema yoluyla yapmak istiyorsan hemen gönüllü olarak bize katıl ve yazmaya başla.

Tüm sanatseverlere sevgilerimizle…

Zeen Subscribe
A customizable subscription slide-in box to promote your newsletter

I consent to the terms and conditions