Vizyon Filmleri

Alt Tarafı Dünyanın Sonu

Amansız bir hastalığa yakalandığı için ölümü artık an meselesi olan yazar Louis-Jean Knipper  12 yıldır hiç görmediği ailesini ziyaret ederek onlara veda etmeyi planlamaktadır. Ancak aile üyelerinin bunca yıl sonra gelen ziyarete farklı tepkileri olacaktır: Neredeyse hiç görmediği küçük kız kardeşi Suzanne (Lea Seydoux), etrafındaki herkese öfke saçan ağabeyi Antoine (Vincent Cassel) ve annesinin (Nathalie Baye) onunla paylaşmak istedikleri farklıdır. Louis’nin kendisi hakkındaki acı gerçeği ailesine anlatması kolay olmayacaktır.

[su_pullquote]Ruhun Biri, Bir Guguk Kuşu Aramaya Çıktı[/su_pullquote]

Hiç söyleyeceğiniz şey çok ciddi ve önemli olmasına rağmen keşke hiç kimse beni dinlemese, bana kulak asmasa, hiç önemsenmeden, hiç fark ettirmeden, hiç kimseyi üzmeden, huzurla oracıktan ayrılabilsem dediğiniz olmuş mudur? İşte filmimiz de tam olarak bu ruh hali ve aura ile ilgili. Yakalandığı hastalığı ve ölmek üzere olduğu haberini 12 yıllık bir aradan sonra zaten kendisi yokken bile çeşitli sorunlar yaşayan ailesine söylemesi onun içinin rahatlığını ve ailesinin halihazırda sallantılı olan yapısını nasıl etkileyecektir? İnsan dediğimiz varlık veda etmeye neden bu kadar ihtiyaç duyar? Veda bir ayrılış mı yoksa ileri bir tarih için kararlaştırılan buluşma anlaşması mıdır? Louis’in bunca zamandır ailesinden ayrı yaşayıp, yazarlık yapması onun kendini geliştirme süreciydi diye düşünebiliriz ama yalnızlığın, ilham bekleyişlerinin ve içine atmaların getirdiği bir hastalık olmadığını da düşünemeyiz. Louis’nin bu kararı alması 12 yıllık bir pişmanlık olarak görülebilir lakin filmin sonunda da gördüğümüz gibi sessiz bir çığlık atmak, onlara kendini kanıtladığını ve hayatın anlamını öğrendiğini göstermek de olabilir. Saatin içinden çıkıp aynı Louis gibi boşlukta çırpınan sonra da ölen kuş ise bir çok usta yönetmene hem bir saygı duruşu hem de sonsuz metaforlar dizisinin başlangıcı olarak görülebilir.

[su_quote]Sevdiğiniz insanların burcunu, parfümünü biliyorsunuz ama korkularından, pişmanlıklarından, hayal kırıklıklarından haberiniz yok.[/su_quote]

Charles Bukowski’nin de yukarıda söylediği gibi, evrensel olarak geçerliliğini çok uzun süredir koruyan ve ne yazık ki korumaya da devam edecek gibi görünen durumun Louis ve ailesi için de kısmen geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Louis’nin veda amaçlı gelip yanında esas pişmanlığını, endişelerini anlatacağı, anlatmak istediği yerde ailesinden aldığı farklı tavır ve tepkilere şaşırmasını bu şekilde açıklayabiliriz. Onun psikolojisini ve durumunu bilmeyen aile üyelerinin ona farklı şekillerde davranmasını, hayatın her alanında yaşadığımız ayrılıklar ve neticesinde doğan önyargılarla bağdaştırabiliriz. İnsanların, karşısındaki insanın davranış ve ruh hallerinin meydana geliş sebeplerini ve kaynağını araştırmadan önce kendini sert ve keskin bir şekilde ifade etmeye çalışmaları, yargısız infaz yapmaları kadar aciz bir şey olmadığını kavramış olacak ki soğukkanlılığını filmin sonuna kadar korur Louis. Ailesiyle birlikte mutfakta geçmiş anılarını hatırlayıp regresyon yaşadıkları sekanstaki aile üyelerinin, özellikle Louis ve abisinin, jest ve mimiklerine, ortamdaki mizansene baktığımızda aslında bütün ailenin geçmişteki mutlu günlerini özlediklerine, eski hallerine dönüşmeye can attıklarına ama bunu göstermeye korktuklarına Pollyannca’cılık oynadıkları zaman şahit oluyoruz. Ayrıca Louis’nin içinin çok dolu olmasına rağmen az konuşması hatta bazen hiç konuşmaması çok şey anlatıyor bizlere. Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölebileceğimizi, konuşanların sırrının olmadığını kanıtlarcasına…

[su_quote]İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar.[/su_quote]

Yukarıdaki acıtan gerçeği yüzümüze çarpan Albert Camus da adeta filmin alt metnini açıklıyor bizlere. Bir şeyin var olurkenki değerini ancak onu kaybettiğimizde anlayabilmemiz veyahutta anlamak istememiz bizim bir zaafımız mıdır yoksa bencil geçirdiğimiz yaşamlarımızda kolaya kaçtığımız bazı şeylerden biri midir? Louis’nin, sürekli baktığı saat ile aile içi gelişen ilişki tazelenmeleri ve çeşitli demagojik diyaloglardan sonra kendi kalan zamanı ile normal işleyen zaman arasında bir bağ kurarak zihninde bir karara varmaya çalışması çaresizce yapabildiği tek özgür ve yaratıcı davranış mıdır yoksa? Ne olursa olsun her küçük fırsatta bir bahaneyle birbirine bağlanamayan, bağlansa da sıkıca düğümlenmemiş halinin farkında olan ama bir şey yapmaya üşenen insanlığa ufak ama sert bir hatırlatma yapmış Dolan.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Batuhan Kaplan

Batuhan Kaplan

Sinema Yazarı
Amatör derecede müzisyen, profesyonel derecede sinema aşığı… Her alandaki ilhamını sevdiği parçaları dinlerken alan Okan Üniversitesi Sinema-Tv bölümü öğrencisi. Bugüne kadar birçok kısa film senaryosu yazdı ve çekti. İmkânları ve ilhamı izin verdiğince yazmaya da çekmeye de devam etmeyi düşünüyor. Edebiyatı ve tarihi seven, ileride her şeyiyle kendini anlatmayı başarabilen filmlerinin yönetmeni olmak gibi bir hayali olan kişi… İzlemek, dinlemek ve okumak neyse yazmakta onun için aynı derecede önemli ve zevkli. Her şeyiyle kendini onlarda bulduğu favori yönetmenleri Jim Jarmusch, Lars von Trier ve Andrei Tarkovsky. Çekmeyi istediği filmlerinin müziklerini kendi yapma düşüncesi ve isteği olarak Ennio Morricone ve Hans Zimmer gibi kişileri de idol olarak gören detaycı bir hayalperest.Mail yollamak için linke tıklayın.