GerilimVizyon Filmleri

Müttefik Değiliz!

Üzerine çok yazıldı, çizildi. Dedikodular, söylenenler, ayrılıklar,  perde arkasında kalanlar, halının altına süpürülenler cabası. Film gelmeden önce namı geldi desem yeridir. Bu film her şeye sebep, bu film günah keçisi ilan edildi. Karma gerçekleşmişti nihayet. Ve buna sebep aşk’tı. Yine Aşk’tı evet fakat bu sefer başka bir aşk’tı. Büyük ve hatta kocaman bir asparagas olabilir miydi baştan sona tüm senaryo?  Zaten ayrılmayacaklar mıydı ki? Zaten yıllardır süren sorunları yok muydu? Aşk her şeyi affeder miydi gerçekten?

Müttefik filmi gelmeden aylar önce dedikodu kazanı kaynamaya, idealar havalarda uçuşmaya, setten gelen görüntüler ve fotoğraflar ‘olabilir mi gerçekten!’ merakını gündeme taşımaya yetti. Film setinde doğması muhtemel Aşk’ın ‘bitmez’ denilen bir evliliği bitirmesi Müttefik filmini daha vizyona girmeden tepeye taşıdı. Herkesin yazdığı şeyi yazmayacağım; yani bu filmin hangi çiftin evliliğini bitirdiğini. Çünkü artık yalnızca filmle ilgilenmenin vakti. Erkek oyuncuyu okuduğunuz an neyden bahsettiğimi anlayacaksınız zaten.

Yönetmeni Don Burgess olan 2. Dünya Savaşı sırasında Casablanca’da geçen, dönem filmi Müttefik bir çöl sahnesiyle açılıyor (Arabistanlı Lawrence filmini hatırlatırcasına) ve bu sahneyle beraber son sahneye kadar filmin hareketliliği hiç bitmiyor. Amerikalı Max Vatan (Brad Pitt) ile Fransız Marianne Beausejour’un (Marion Cotillard) 1942’de 2. Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken Casablanca’daki (Casablanca filmini hatırlıyoruz iç geçirerek)  Nazi Alman elçisini öldürmek üzere görevlendirilirler.  Bu görev sırasında tabii ki kaçınılmaz bir biçimde birbirlerine âşık olurlar ve sonrasında da evlenirler.  Evlenmiş olmalarına rağmen birbirlerinden sakladıkları birçok sır vardır. Bu sırlara karşılık da tutkulu bir aşk…  Sırlar, tutkulu aşklar, büyük bir savaşın ortasında casus olmak, şifreler, görevler, vatan, millet, sakarya derken ne olduğunu anlayamadan olayların ortasına düşüveriyorsunuz.

Düşüveriyorsunuz çünkü aslında manzaranın tamamına 2. Dünya Savaşı hâkim olsa da ortada büyük, tutkulu bir Aşk var. Casablanca’daki Alman büyükelçiyi (Büyükelçi Hitler dönemi dünyasını bize göstermekte )  öldürmek için görevlendirilmiş olan bu iki profesyonel casus; en profesyonelce olmayan şeyi yapıp birbirlerine âşık olurlar. Suikastı başarıyla gerçekleştirirler. Görevleri sona erince evlenip bir de çocuk yaparlar. Aslında iki casusun evlenmesi, çocuk sahibi olmaları pek de imkânlı değildir. Fakat olur.

Olaylar bundan sonra gelişir zaten. Max Vatan’la Marianne Beausejour’un tamamı ordudan ve istihbarattan oluşan çevresi bu evliliği bitirmek için uğraşmaya başlar. Ortada bir casus vardır hakkaten ve bu casus ne olursa olsun yok edilmelidir. Peki asparagas olabilir mi sunulan gerçek? Ya bir deneme oyunuysa bütün bu olanlar?   Bu savaştan ve o kadar masum insanın ölmesinden daha önemli bir mevzuudur fakat bu çift birbirlerine o kadar tutkuyla âşıklardır ki olmaz yapamazlar. Aşkın inancıyla birbirlerine kenetlenirler fakat elbette onları bekleyen bir kader vardır.

Müttefik dramatik ve melodramik tarafları ön planda olan; Aşk savaştan önce gelir diyen, tutkuyla sevmenin sevdiğiniz insanla ilgili hayal kırıklığı yaşasanız bile onu bırakmamanız gerektiği gerçeğini size gösteren bir film. Film boyunca çeşitli sahnelerde klişe Amerikanvari sahneler mevzuu bahisti; bu anlamda daha iyisi yapılabilr miydi; evet. Fakat savaşa inat Aşk; öldürmeye karşı yaşatmak, imkânsız gibi gözüken bir ilişkinin (iki casusun evliliği) imkânlı hale dönüşmesi ve sürmesi Müttefik filminin öne çıkan özellikleri olarak seyirciye iki saat boyunca eşlik etmekte.

MÜTTEFİK

Yönetmen: Don Burgess

Oyuncular: Brad Pitt; Marion Cottillard

AYNUR KULAK/aynurkulak@sinegazete.net

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.