Vizyon Filmleri

Mel Gibson’dan gerçek bir hikaye: Savaş Vadisi!

Vicdani Ret: Yaşatmak için Savaş

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlandığında yorumlar ne olursa olsun o filme gitmek benim için en geçerli sebep oluyor. Bir savaş filmi olması, parçalanan insan gövdelerinin havalarda uçuşması, şiddetli gürültü, kan-revan o filmi gidip sinemada izlememe engel olmuyor kesinlikle. Ya da kastın kötü olması, kurgunun basitliği, filmin sinematografik açıdan zayıf olması, yönetmenin yetersizliği… vb hiçbir şey o filmi gidip sinemada izlememem için sebep teşkil etmiyor.

Gerçek yaşam hikâyelerini seviyorum. Bu evrende anlatılan o hikâyenin ‘yaşanmış’ olma durumu güçlü; güçlü olmanın da ötesinde büyülü geliyor.  Birçok gerçek yaşam hikâyesi, birçok biyografi bu sebeplerden ötürü yayınlanır yayınlanmaz sinemada izledim.

Savaş Vadisi de bu filmlerden biri. Savaş Vadisi gerçek bir yaşam hikâyesinden uyarlama bir savaş filmi. Film 1945 yılında gerçekleşen Amerika ile Japonya arasındaki son ve en büyük kara savaşı olan Okinawa muharebesini göz önüne sermekte.  Savaş Vadisi savaş sonunda Pasifiğin tamamını kontrol altına alacak olan Amerika’nın şaşalı işgal tarihine değil bir kişiye odaklanmakta.

Vicdani retçi: Desmond T. Doss

Savaşa tekrar geri dönecek olmakla beraber savaşa ara verip on yıl aradan sonra yönetmen koltuğuna tekrar oturan Mel Gibson’dan bahsetmek istiyorum. Mel Gibson’ ı çoğumuz yine bir savaş filmi olan Brave Heart ile tanıdık. Zaten dünya çapında tanınmış bir oyuncu olan Gibson,  Brave Heart ile birlikte daha da tanınır (popüler) bir oyuncu aynı zamanda da yönetmen oluverdi. Bu kabına kaşığına sığmayan, hiperaktif bir görüntü çizen (filmlerindeki rollerini bu özelliklerinin dışında tutmuyorum) sevimli, etkileyici adam ortadan yok olduğu on yıllık süre boyunca çeşitli tedaviler gördü. Hiç şüphesiz Mel Gİbson aynı kendisi gibi hem oyuncu, hem de yönetmen olan mesela Woody Allen ya da mesela Clint Eastwood’dan daha iyi değil. Sadece daha albenili ve görkemli… Fakat bu özellikler sinemaya dair, sinemayı kapsayan özellikler değil. Yalnızca ortaya iki saat boyunca hiç kopmadan izleyebileceğiniz filmler kotarmaya yarayan özellikler, o kadar.

Yine de Savaş Vadisi gerçek bir yaşam hikâyesi anlatmakta ve hikâyesi anlatılan Desmond T. Doss da savaş meydanında silaha elini dokundurmaksızın ve hiç insan öldürmeden seksene yakın kişinin hayatını kurtararak tarihe geçmiş bir vicdani retçi. İmkânsız gibi görünen bu gerçek savaş bitip her şey daha da netleştiğinde Doss’un tek başına da olsa öldürmeyi değil yaşatmayı seçerek ne kadar olağanüstü bir vicdanı olduğunu göstermekte. Tevrat’a inanan ve on emirden altıncısı olan “Öldürmeyeceksin” emrine gönülden bağlı olan Doss’un hikâyesi filmin ‘inanç’ mevzuunu da herkesin anlayışından farklı olarak ters köşeye yatırmasına sebebiyet veriyor tabii ki. Tabii ki çünkü savaş-inanç –kahramanlık üçgeni kurulduğunda (ideal üçgen diyorum ben buna) Amerikan sineması misyonunu tamamlamış oluyor. Dolayısıyla ortaya gayet izlenebilir bir film çıkıyor.

Hemen hemen her bölgede savaşların şiddetini hiç azaltmadan devam ettiği dünyamızda ‘Vicdani Retçi’ olmak ayrıca bir mücadeleyi, hatta ‘kişisel’ dahi olsa savaşmayı gerektirebiliyor. Filmin birçok sahnede gördüğümüz Doss,  en büyük mücadeleyi savaş meydanında değil; silah tutmayı ve öldürmeyi ret ettiği için birliği tarafından dışlanıp, komutanları tarafından yargılanma sırasında veriyor. Fakat ‘sürünün’ dışladığını kurtlar kapamıyor ve Doss seksene yakın kişiyi savaş meydanında kurtarıp kendi de sağ kalarak dönemin başbakanı tarafından savaş kahramanı madalyasını omuzuna takıyor.

Savaş Vadisi yönetmen, sinematografi, kurgu, oyunculuk başarısı değil fakat  ‘genel doğrulara’ inat ‘kişisel doğruların’ da yaşama dair olduğuna; dinlerin ve inançların ‘vicdani retçi’ bir anlayışla nasıl da amacına uygun hale getirilebilenine dair izlenilmesi gereken bir film.

Savaş Vadisi

Yönetmen: Mel Gibson

Yapım Yılı: 2016 – ABD

Oyuncular: Andrew Garfield, Teresa Palmer, Sam Worthington

AYNUR KULAK/aynurkulak@sinegazete.net

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.