Vizyon Filmleri

Jackie (2016): Etki Altında Bir First Lady

[su_dropcap]J[/su_dropcap]ackie, sinemanın neden harika bir şey olduğunu hatırlatan filmlerden. Röportaj içerikli açılış sahnesinden olaylara direkt girip, belki de standart bir biyografinin ortalarında yer alacak “cinayet”i baştan verdiği, Amerikan tarihinde yaşanan olayları ‘gösteren’ bir film olmaktan ziyade ana karakterinin bu olaylar karşısındaki tavrını anlamaya zorladığı, ve tıkandığı yerler olsa da büyük oynamayı tercih ettiği için oldukça değerli bir film.

1963’te, bir suikast sonucunda kocası John F. Kennedy’i kaybeden Jacqueline Kennedy’nin yas sürecine odaklanan film, zaman akışında sıçramalarla, Jackie’nin röportajları ve (Bobby Kennedy başta olmak üzere) Beyaz Saray’da geçirdiği iki yılda edindiği yakınlarıyla yaptığı konuşmalar arasında gidip geliyor. Odak noktası, tarihin bir sayfasında hayatını kaybeden Kennedy’nin nasıl öldürüldüğü değil, eşini kaybeden genç bir kadının hissettikleri. O süreçte olanları kurmacayla karışık şekilde Oliver Stone’un harika filmi JFK’de (1991) izlemiştik zaten, burada ise, ‘etki altındaki bir kadının’ kafasının içinde geçen korkutucu, düşsel ve çok farklı bir hikâye var. Diktatör Pinochet’nin devrilmesi için yapılan ve rüzgârı tersine çeviren referandumu anlatan filmi No’daki (Hayır, 2012) belgesel-vari üslubuyla hayranlık uyandıran yönetmen Pablo Larrain, burada da benzer bir görsel dil tutturmuş. Bütün sahnelerin merkezinde (hem metinde hem kameranın odağında) Natalie Portman’ın başarıyla canlandırdığı Jackie var; biz izleyiciler onun peşinden giderken, yoğun ve acımasız sayılabilecek sahneler aracılığıyla empatiye zorlanıyoruz. İzleyeni ana karakterin dilinden konuşması için teşvik eden, objektif bakmasına asla izin vermeyen ve rahatsız ediciliğinin farkında olan bir film Jackie. Tüm ekip bu hissi yaratmak için elinden geleni yaparken en büyük yükü omzuna alan Natalie Portman’ın yaşadığı duygu değişimlerini yansıtışını, karaktere el hareketlerinden sigarayı tutuşuna kadar dönüşümünü izlemek de ayrı bir zevk.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Larrain gittikçe daha da güçlenen bir atmosfer kurarken, başka birinin elinde dümdüz bir biyografiye dönüşebilecek senaryodan özellikle ilk yarıda bir tür korku filmi çıkarıyor. Sonra başka bir katmana geçiyor ve oradan da Jacqueline Kennedy’nin bir anne olarak korkuları, gelecek kaygısı ve eşinin güzel anılması yönündeki hırsı öne çıkıyor. Filmin her sahnesi, her bir diyaloğu karakteri geliştirmeye hizmet ediyor, hikaye ileri geri giderken biz tarihi bir kişiliği yakından tanımaya başlıyoruz. Genç kadın öldürülen eşinin geride bıraktıklarıyla uğraşırken yeni Başkan Lyndon B. Johnson başta olmak üzere otoriteyi simgeleyen kişilerin umursamaz tavırlarına maruz kalan diğer aile üyeleri de ona destek olmaya uğraşıyor. Robert Kennedy kendi hırsıyla boğuşuyor (“Vietnam’ın çözüm sürecini biz başlatmıştık, şimdi takdiri Lyndon toplayacak”), Lyndon Johnson hırsla devraldığı başkanlık görevinin hakkını vermeye çalışıyor, Jackie ise tüm bunların içinde sadece hayatta kalmak için savaşıyor.

Yönetmen Larrain ve senaryoyu kaleme alan Noah Oppenheim’ın karakteri sempatikleştirmek için direkt seyircinin duygularına oynayan tavrı, Mica Levi’nin (sahne adıyla Michachu) yine korku filmlerini andıran müzikleriyle tamamlanıyor. Levi, tek bir karakteri takip eden bir diğer deneysel film olan Under the Skin’in (2013) ardından bir kez daha filmin içinde işini yapıp kaybolmak yerine seyircinin duygularını direkt etkileyen dikkat çekici müziklere imza atmış. Renk paletlerinden ses efektlerine ‘mod yaratmak’ için bu kadar uğraşan filmin en başarılı yanlarından biri de Richard Burton’ın sesinden dinlediğimiz Camelot ile tamamlanan müzikleri zaten. Yer yer sahneyi tamamlayan bir öge olarak kullanılan saniyelik ses efektleriyle, yer yer müzikalden almış bir şarkıyla Jackie’yi tanıyor ve anlıyorsunuz.

Bunların yanında, filmin görüntü yönetmeni Stephane Fontaine’in vurguladığı ilginç bir noktaya ayrı bir parantez açmak gerekli. Fontaine, film ile ilgili bir röportajında “Jackie’nin senaryosu ile film arasında büyük farklar var. Küçümsemek istemiyorum, fakat senaryo daha düz ilerliyor. Pablo (yönetmen Larrain) bu olayı herkesin bildiği şekilde aktarmak yerine Jackie’nin hissettiklerine yönelmeyi tercih etti” diyor. Gerçekten de izlendiğinde (ve mümkünse senaryosu okunduğunda) film yapımında emeği geçen herkesin nasıl bazı şeyleri değiştirebileceğini en güzel şekilde gösteren, senaryoyu başkası kaleme alsa da günahıyla sevabıyla bir auteur’e ait, başta söylediğimiz gibi sinemanın neden güzel bir şey olduğunu hatırlatan filmlerden Jackie. Portman’ın Oscar adaylığıyla taçlandırdığı performansından kaliteli görüntülerine, atmosfer yaratımı dersi niteliğindeki sahnelerinden müziklerine kadar, kusursuz olmasa da eksilerini büyük ölçüde göz ardı ettirecek derecede iyi. Türkiye’deki sinemaların Oscar sezonu filmlerini arka arkaya vizyona soktuğu aylarda formülize ve ezber işlerden ayrılmak için elinden geleni yapan bu film cesur tavrıyla şu dönemde apayrı bir önem kazanıyor. Taze bir karakter filmi izlemek isteyenler için çok iyi bir seçenek.

Berat Bayer

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Berat Bayer
1997 yılında dünyaya geldim. 2008'den beri çeşitli dergi ve İnternet sitelerinde, dünya üzerinde en çok sevdiğim şey olan sinema üzerine yazılar yazıyor, kısa filmler yapıyorum. Üniversite ikinci sınıf öğrencisiyim, okulu bitirip bu alanda profesyonelleşme imkanı kazanabileceğim zamanı bekliyorum.