Sinegazete- Bağımsız sinema portalı

Caniler Avcısı Özelinde Kötünün Güzelliği

Caniler Avcısı (The Night of the Hunter, Charles Laughton, 1955), bazı özellikleri nedeniyle severek izlediğim ve arkadaş sohbetlerinde sıklıkla anarak, örneklediğim bir filmdir.Aslında daha önce bir iki yazımda da filmden bahsettiğim için, burada uzun uzun ele almak istemiyorum yine. Kısaca, Büyük Depresyon yıllarında, talihsiz bir banka soyguncusunun hücre arkadaşıyken, onun büyük vurgunun yerini öğrenmeye çalışan, ancak ağzından tek laf alamayan, bunun üzerine de onun karısının peşine düşen sinsi bir kadın katilinin o paranın peşinde geçen macerasını anlatıyor bu çok satar uyarlaması.

Evet, The Night of the Hunter, Davis Grubb’ın 1953’te yayınlanan ve hayli tutulan romanının bir uyarlamasıydı. Roman aslında iyiyle kötünün çatışmasını temel alan basit bir kurgu üzerine kuruluydu. Buna rağmen aşırı igi çekti, ama buna neden zaten (bugün bile) insanların efsanelere, masallara, özellikle dinsel mitlere olan düşkünlüğüydü. Bunlarda da iyi ve kötü, keskin sınırlarla birbirinden ayrılıyor, iyi, kötü ile olan amansız savaştan her zaman galip ayrılıyordu.

Bu yazımda ele alacağım konu, kötü adamın yarattığı cazibe. Bende aslında eskiden beri var olan bir olgu idi büve kara filme ilgi duymaya başlamamla gelişmişti. Bu filmlerdeki kötüler gerçekten çok iyi çizilmişlerdi ve iyiler öyle davranmak için kendilerini fazla zorlar görünmekteyken, kötüler bu özelliği üzerlerine giyinmişlerdi. O eserlerde yaşayan unsurlar gerçekte onlardı.

Günümüzde kötü karakterlerin filmlerdeki ağırlıkları giderek artıyor. Artık onların da bir duygu dünyaları, yaptıkları “şerefsizlikler” için nedenleri, takıntıları, kendi içlerinde yaşadıkları aşkları ve garip tutkuları olduğunu biliyoruz. The Dark Knight’taki (Christopher Nolan, 2008) Heath Ledger’in Joker’i, Batman’deki (Tim Burton, 1989) Jack Nicholson’ın Joker’inden daha sahici ve akılda kalıcı artık. Eski kara filmlerde bazen öyle çıkmazlarda bulurdu ki kendilerini kötüler, ister istemez onların tarafını tutmaya başlardınız.

Caniler Avcısı’nda böyle olmuyor belki, ölesiye nefret ediyorsunuz Robert Mitchum’un canlandırdığı cani katil, Harry tiplemesinden. Ama film bittiğinde aklınızda kalan onun performansı oluyordu. Onun repliklerini hatırlıyordunuz. Sinsice kullandığı mimikleriyle türlü numaralar çevirerek, sağ parmaklarında LOVE, sol parmaklarında da HATE yazılı ellerini göstererek özellikle, hamasi nutuklara girişip duran Harry’nin filmi kan banyosuna döndürmesine gerek yoktur. Gülümseyişi, konuşması, şarkı söylemesi bile ürpetmektedir sizi.

Geçelerde bir vesileyle internette yine bu film hakkında yazdığım bir yazının üzerinden hafta geçmemişti ki, bir eleştirmen dostum, aniden grupta eleştirmeye başlamıştı filmi. Yazımı okumamıştı muhakkak, ama ben de alınmıştım doğrusu.

Film, iyi ve kötüyü kaba çizgilerle birbirinden ayırmaktaydı gerçekten de. Ama bu durum, filmin çekildiği yıllardaki sanat eserlerinin neredeyse tümüne hakim olan bir unsurdu. Bu filmlerin cazibesi de oradan gelmekteydi zaten. Harry’nin din adamı kisvesi altında iş görmesi ile öykü dinsel mitlerden, kaçan çocukları takip ettiği uzun ve gerçekten başarılı görüntü yönetmenliğinin eşlik ettiği sahnelerde cadı masallarından, Harry’nin bir efsane canavarı temsili karakterinden ve bir elinde AŞK, diğer elinde NEFRET yazarak oluşturduğu kişisel mitolojiden dolayı da efsanelerden referans almaktaydı. Oyunculuk eskide kalmış bir tarzı barındırıyor olabilir, ama bu o filmden nefret etmemize sebep olacaksa, koca bir Yeşilçam geleneğini de çöpe atmalıyız.

Geceyarısı Sineması dergisiyle tanışmam ve orada yazan Sadi Konuralp, Savaş Arslan gibi eleştirmenlerle olan yakın ilişkim bende aslında zaten geçmişten beri var olan, yukarıda bahsettiğim ilginin açığa çıkmasına neden oldu. Bu insanlar beni o “bayağı” filmlerle tanıştırdılar. Sinemanın kaliteli örneklerini, klasikleri de izliyorduk elbette, ama film olarak “kötü”yü onlarla tanıdım. Yıllarca izlemekten özellikle kaçındığım John Waters, William Lustig, Al Adamson,  Paul Morrissey gibi yönetmenler hayatıma girdiler. Ve “trash”ten tat alabilmeyi öğrendim. Aslında bilmediğim bir tat değildi bu. İşte itiraf etmekten hep kaçtığım Yeşilçam avantürü hayranlığında da benzer keyifler vardı. Cüneyt Arkın’ı, Aytekin Akkaya’yı o yüzden seviyorduk.

Aslında beğenide, kalitede “iyi” ve “kötü” kavramlarının tartışmalı şeyler olduğunu geç öğrenmiş, bu kavramların kişiye göre değişebileceğine ve bu duruma saygı duyulması gerektiğine inanmıştıım. Bize başkaları söylememeliydi bir filmin şaheser, başyapıt olduğunu. Buna biz karar vermeliydik.

Gerçekten de, en kötü filmde bile bir anlık da olsa yaşanacak bir sinema anı bulabilirsiniz. Alın Yazısı (Orhan Aksoy, 1972) çok iyi bir film değildir. Cünet Arkın’a has bir sürü trükle doludur. Ama yönetmen öyle güzel detaylar serpiştirmiştir ki filme, bunları yakaladığınız anlar çok değerli hale gelir. Cüneyt Arkın’ın kasap ağabeyini oynayan Erol Taş’ın başından hiç çıkarmadığı melon şapka, Cüneyt Arkın’ın filmde hep arkasına basarak giydiği ayakkabılarını sadece kavga anlarında çekmesi basit, ama akılda kalıcı, güzel detaylardır.

Alın Yazısı (Orhan Aksoy, 1972)

Yukarıda saydığım yabancı yönetmenlerin o “çöp” diye nitelendirilen filmleri, sürprizlerle doludur. Bu sürprizler kısmen filmlerde kullanılmış ve kullanılmaktadırlar ya da bu filmlerin yeniden çevirimleri yapılmaktadır. William Lustig’in “Maniac”ı, John Waters’ın “Hairspray”i yakınlarda tekrar çekilmişlerdir.

Alın Yazısı (Orhan Aksoy, 1972)

Sinefil olmak da böyle bir şeydir. Andrei Tarkovsky’nin bir filminde elindeki mumu söndürmeden bir havuzu geçmeye çalışan adamı yirmi dakika seyredip zevk alan sinemasever, Herschell Gordon Lewis’in “2000 Maniacs”ındaki plastik katliam sahnelerinden ve inadına kötü oyunculuktan da utanmadan zevk alabilir. Bize düşen bu halin normalliğini kabullenmektir. Çünkü Lewis de en az Tarkowsky kadar aşkla film yapmaktadır. Ve film işi bir macera değildir. Pahalı bir sanattır ve imkana bakar. Adam elindeki kısıtlı imkanla hikayesini anlatabiliyorsa, o zaman “Dur bir dakika.”, deyip ona da ilgi gösterilmesini hak etmekte değil midir?

Nostalghia (Tarkovski, 1983) ve 2000 Maniacs (Lewis, 1964)

Nostalghia (Tarkovski, 1983) ve 2000 Maniacs (Lewis, 1964)

“Kötü” denen filmleri de izlemenizi tavsiye ederim. Sayfalarca övgüye boğulan bir filmi bazen iki günde unutabilirsiniz. Ama hani eleştiri sayfalarında yıldız bile almamış bir film belleğinizde ömür boyu yer edebilir…

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Eğer yazıya gönül verdiyseniz illa yazmak istiyorum diyorsanız, filmler vizyona girmeden önce hafta içi düzenlenen basın gösterimlerinden sizi haberdar edebiliriz. İnternet güncel bir mecra olduğu için yazıların önceden yayına alınması takdir edersiniz ki önemli.  Eğer sen de içindeki duyguları dışarıya aktarmak ve bunu sinema yoluyla yapmak istiyorsan hemen gönüllü olarak bize katıl ve yazmaya başla.

Tüm sanatseverlere sevgilerimizle…

Zeen Subscribe
A customizable subscription slide-in box to promote your newsletter

I consent to the terms and conditions