Festival Günlüğü

Sakın Silmeyin, Silmeyin Boşuna Ölümsüz Aşkların Gözyaşlarını!

Sakın silmeyin, silmeyin boşuna
Ölümsüz aşkların gözyaşlarını!
Silinmiş, ölgün gözlerle bakınca
Öylesine boş, anlamsızdır dünya.
Dokunmayın, ah! Silmeyin boşuna
Umutsuz aşkların gözyaşlarını!

                Goethe

Film ilk sahnesinden itibaren o kadar naif, o kadar masum, o kadar âşık, o kadar şiirseldi ki Goethe’nin bu şiiri film boyunca aklımda döndü durdu. Filmin siyah beyaz oluşu, aşkı gencecik bir kadın üzerinden anlatıyor oluşu, erkek oyuncunun 1920’lerın Levantenleri gibi yakışıklı oluşu, birbirinden haber almak için mektuplar yazılıyor oluşu, birbirine kavuşmak için (ya da O’na kavuşmak için) uzun, çok uzun tren yolculukları yapılıyor oluşu filmin şiirselliği için görünürde olan gerçekler. Bir de görünür olmayanlar var tabii

Frantz

Frantz’ın Yönetmeni François Ozon 49 yaşında. 16 filmi var. Özellikle 8 Kadın (2002) Kadın İsterse (2010) Evde (2012) Genç ve Güzel (2013) isimli filmleri kadın temalı. Kadın Ozon filmleri için çok özel bir anlatı şekli. Frantz filminde bu özellik en damıtılmış, en şiirsel, en saf haliyle karşımıza çıkmakta. Üstelik bir savaş filmi olmasına rağmen, üstelik bu savaş 1. Dünya Savaşı (2007 yılında çektiği Angel filminden sonraki ilk dönem filmi)  üstelik bu türde filmlerde sıkça rastlandığı gibi uyarlama olmaksızın özgün bir senaryoyla, üstelik siyah – beyaz anlatımı tercih ederek.

Frantz’ın ilk sahneleri Alman taşrasında yaşayan Anna  ile tanışmamızı sağlıyor. Anna her gün savaşta kaybettiği sevgilisi Frantz’ın mezarını ziyarete gidiyor. Sevgilisini kaybetmiş olmanın travmasını Frantz’ın anne babasının evinde kalarak atlatmaya çalışan Anna bir gün Frantz’ın mezarının üzerinde isimsiz bir demet çiçek buluyor. Arka arkaya tekrarlanmaya başlayan seremoni Adrien isimli Fransız bir askerin hayatlarına girmesine sebebiyet veriyor. Çünkü Adrien’de Frantz’ ı tanıyor; hem de çok yakından. Adrien Frantz’ı o kadar yakından tanıyor ki; onunla aralarında geçen ne varsa anlatmaya başlıyor. Hatta Frantz’ı gibi keman çalıyor Adrien ve Anna başta olmak üzere Frantz’ın anne ve babası en başta Fransız bir asker olduğundan kovdukları bu adamı sevmeye başlıyorlar. Hatta Adrien Frantz’ın sevgilisi miydi acaba; tabii bir de onu öldürme olasılığı da var mı acaba soruları arasında film artık daha çekici bir hal alıyor.

Aynı zamanda Alman kasabasında bir Fransız askeri olarak dolaşan Adrien’a yirmi yıl sonra başlayacak olan Nazi propagandasına benzer ırkçılık sinyalleri veren davranışlar sergileniyor. Nazilerin ayak sesleri aslında yirmi yıl öncesinde küçük bir taşrada marşlarla, dışlamalarla, sözlü şiddetle kendini gösteriyor.

Ve Frantz’a ne olduğunu öğreniyoruz. Ölü bir Alman askerinin geride bıraktığı hikâyeler, hatıralar Adrien ile Anna arasında bir bağ oluşmasına daha en baştan yardımcı oluyor. Aslında biraz da hikâyenin büyüklüğü Adrien tarafından söylenen yalanların inandırıcılığıyla doğru orantılı. Çünkü Adrien’ın aslında hiç çalamadığı keman sahnesinde sanki çalıyormuş gibi yapmayı (Frantz keman çalardı çünkü) başarması siyah –beyaz olan filmin o sahnede yavaşça renklenmesine sebebiyet veriyor. Yönetmen François Ozon’un yalana bakış açısı ve yalanı kullanış şekli sahnenin renklenmesinden de anladığımız üzere faydalı kullanıldığında neden olmasın ki şeklinde.

Evet Frantz ile ilgili söylenen yalanlar ve asıl gerçeğin (Frantz’a aslında ne olduğu gerçeğinin) Anna’da yarattığı sarsıntı Anna ile Adrien’ın arasını bozsa da; Anna Adrien’ın Frantz ile ilgili anlattıklarını Frantz’ın anne babasına söylemeyerek, tamamen farklı bir hikaye anlatarak aslında o da ortadaki bir çok yalanı kuyruklu hale getirmekte Adrien’dan aşağı kalmıyor.

Film zaten o dakikalardan sonra ivme kaybediyor. Ne olupbittiyse öğreniyoruz çünkü. Evet, Anna uzun bir yolculuğa çıkıyor Fransa’ya doğru. Nefret ederek ayrıldığı Adrien’ı bulabilmek umuduyla; içten içe ona duyduğu tutku ve aşkla yapıyor bu yolculuğu evet; fakat film tüm gerçekler su yüzüne çıktıktan sonra ritmini kaybediyor. Yine de şunu istiyorsunuz Anna’nın Adrien’a kavuşmasını.

Kavuşuyorlar. Bu sefer Adrien’ın Alman taşrasında yaşadıklarını Anna Fransa’nın büyük bir çiftlik evinde yaşıyor. Ozon bunu yaparak faşizmin memleketi yoktur mesajı vermeye çalışıyor belki de bilemiyoruz ama aşk çok güçlü bir biçimde her sahnede tüm faşizme karşı direniyor. Anna’nın Adrien’e karşı zamanla gelişen ve tutkuya dönüşen aşkı tüm gereksiz toplumsal saçmalıklara karşı kendini var ediyor. Ve ters köşe diyemeyeceğimiz bir biçimde fakat çok da beklenmedik olaylar gelişiveriyor Anna ile Adrien arasında.

Özellikle Pierre Niney, Adrien rolüyle çok iyi bir performans sergiliyor. Ozon filmi, Paula Beer’ın son derece abartısız, naif canlandırdığı Anna karakteri üzerine kurgulasa da filmi Niney’in güçlü oyunculuğu Beer’ın aşkının peşinden gitme hallerini, duygu yükselmelerini iyi bir şekilde vermesini sağlamış.

Dönem filmi olmasından kaynaklı yaratılan atmosfer, renkler, kostümler, seçilen müzikler son derece başarılı olan Frantz filminde film belli bir noktadan sonra ivme kaybetse de Yönetmen François Ozon sinematografisine yine çok önemli bir film kazandırmış bulunmakta.

AYNUR KULAK/aynurkulak@sinegazete.net

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.