DerlemeFestival Günlüğü

Film Ekimi 2018 filmlerinden derleme…

2018 Film Ekimi Filmlerinden kısa kısa… 

Film Ekimi’nde izlediğimiz filmleri sizin için derledik. Önemli bir hatırlatma: Film Ekimi’nde göremediğiniz filmleri Başka Sinema aracılığıyla vizyonda izleyebilirsiniz. Takipte kalın. Bir sonraki Film Ekimi’nde görüşmek üzere… 

The House That Jack Built (Film Ekimi’nin en çok dikkat çeken filmi)

#TheHouseThatJackBuilt klasik bir seri katil hikayesini ortaya koymayıp, varoluşumuzdan bugüne kadar geçen süreçte yaşananları göz önüne alarak, politik ve felsefi göndermelerle içimizde bir şeytanın gizli olduğunu ve o şeytanın bedeli ödeyeceğini simgeliyor. Cennet ve cehennem arasındaki ilişkiden tutun, diktatörlerin hikayedeki rolüne ve mizansenine kadar her şey ince bir şekilde düşünülmüş. Mitoloji, sanat, mimarlık, mühendislik, kusursuz olma arzusu ve estetik biçimli cinayet motifleri hikâyenin çok yönlü oluşunu gösteriyor. Lars Von Trier her zaman yaptığı gibi seyircinin aklını karıştırıyor, ama işin içine tarih girince tüm acı ve ıstırap dolu gerçekler ortaya dökülüveriyor. Seri katilin içinde yaşayan ve sürekli konuşan metaforik Azrail sesi ise filmin gidişatını belirliyor. 5 act olarak ortaya konan filmde, anlatıcının seyirciye hikâye içinde hikâye anlatıyor oluşu, ve epizotlar halinde perdeye yansıyan birbirinden bağımsız hikayecikler sıra dışı bir izleğin önümüze servis edilmiş şekli… Karakter aslında kendi ile baş başa ve ruhunda yaşattığı kötülükleri bir eve sığdırmaya çalışıyor. Özünde, film, çocuksu bir öz-acıma ve psikopatik açıklamalar ve grotesk öğelerle dolu bir sofra karışımı aslında… Çoğunlukla hikâyenin karanlık ve felsefi boyutu ağır basıyor, ara ara da devreye mizah giriyor. Çocukları korkutmak için anlatılan korkunç bir masal gibi olduğunu da söyleyebiliriz. “Jack, bize de bir ev yapıp, bizi bütün belalardan kurtarır mısın?” 

film ekimi

Knife + Heart (Film Ekimi’nin önem vaat eden filmlerinden biri)

#Uncouteaudanslecoeur 1970’lerin slasher filmine atıfta bulunan, biraz fantastik, biraz da deneysel bir korku-gerilim-macera filmi… Yer yer David Lynch sinemasını andıran film, Crow filmi ile bağlantıya geçerek karga sembolüne dikkatimizi çekiyor. Kolay bir lokma olmayan “Un couteau dans le coeur” post-modernizme kayan anlatım yapısıyla, homoseksüelleri öldüren bir seri katilin varlığını hikâyeye yansıtıyor. Erotizmden ve ters ilişkilerden doğan ölüm olgusuna farklı bir pencereden bakıyor. 

En Liberte

#Enliberté İroni ve komedi ile birleşen sahneler oldukça zekice kurgulanmış. Filmde hep başlanılan yere dönüş var, “Run Lola Run” filmi gibi başa sarıyor ve seyirci hikâyenin içindeki olaylara şahit oluyor, aslında hikâye annesi tarafından çocuğuna aktarılıyor. Baban şöyle yaptı, böyle yaptı vb… Filmde sanki bir fabl havası var. Karakterler özgür olmak ve içlerindeki öfkeyi dışarı fırlatmak istiyorlar ve böylelikle deşarj süreci başlamış oluyor. Yineleme tekniği ile hareket eden film, diyalogları ve hikâyeyi birbirine güçlü bir biçimde harmanlayarak, bir bedel varsa mutlaka ödenmelidir diyor.

The World İs Yours

İtalyan Mafya filmlerini andıran kara komedi örneği #Dünyasenin Fransız Milliyetçiliğini savunarak ironi ve mizahı beraber harmanlıyor. Sürekli illuminatiden bahsediyor ve İngilizlere taşlama yapıyor. Espriler ise oldukça anlamlı ve düşündürücü… Filmin odağına yerleştirilen çocuk karakter ise filme renk katıyor. Çocuk deyip geçmeyin, onlar her şeyin farkındalar mesajıyla seyirciyi içine alıyor.

film ekimi

Burning

#Koresinemasında genelde 3 ana karakter vardır ve yolları bir şekilde kesişip, gizem devreye girer. Sürekli konuşup yemek yerler. Hep bir rastlantı gerçekleşir. Rastlantı eyleminden farklı sonuçlar çıkar. #Burning filmi de bunu doğruluyor ve şunu anlatıyor: “İntikam, intikamla gelir, o yüzden yakmalıyız. “Yakalım ki geriye bir şey kalmasın.” 
Yakmak önermesini doğru bir şekilde işleyen film, psikolojik oyunlara yer vererek, insanın geçmişiyle bağlantılı olduğunu ve sırf o nedenle yaşanmışlıkların travmatik etkilerini üzerimizden kolayca atamayacağımızın resmini çekiyor.

Ash is the Purest White

Klasik Yeşilçam filmlerini andıran ve oldukça eğlendiren, #Ashisthepurestwhite, isminden de anlaşıldığı gibi ölüme yelken açıyor ama onu da müzikal vurgulamayla yumuşatıyor. Sanki kül olup uçtuk dercesine… Filmi oldukça başarılı buldum. Aşk ve ölüm bir arada… Filmin bir kısmının da yol filmleriyle kesiştiğini söyleyebilirim.

Todos Lo Saben

Asghar Farhadi, #Todos Lo Saben ile evrenselliğe ve popülere kayarak, direk gişeye yönelmiş, bu ada işi bozmuş, çünkü İspanyol kültürüne hâkim olmak lazım önce… Fazla La Casa De Papel merakı sarmış her yeri, belki Farhadiyi de… La Casa De Papel’deki karaktere bari daha fazla rol verip yüzünü seyirciye gösterse daha iyi olacaktı. Farhadi kendi kökenine ve kültürüne bağlı kalıp İspanya’ya uzanmasın. Onu biz öyle seviyoruz. Filmin ilk yarım saati Ferzan Özpetek filmleri gibi… Ricardo Darin de neyin nesiydi? Zaten bir etkisini göremedik. Penelope Cruz kötü oynamış, yine Javier Bardem durumu kurtardı. Çok fazla beklentim vardı, üzüldüm biraz…

Dogman

Gerilim dram ve aksiyonu birleştiren #Dogman, şiddetten uzak yaşayan, nazik, empatik ve oldukça anlayışlı bir adam olan Marcello’nun içinde kopan fırtınaları geri plana alarak, onun iyi insan olabilmesiyle ilgili mücadelesini ortaya koyuyor.

film ekimi

The İmage Book

#Godard‘ın son filmi #Sözcüklerveİmgeler, Edweard Muybridge gibi resimleri arka arka getirip aralara koyduğu videolar ve bazı non-diegetic öğelerle perdede savaşı, açlığı, kıyameti, mutsuzluğu, dramatik anları, tarihi ve ölümü diyaloglar aracılığıyla seyirciye aktarıyor. Seçmiş ve birleştirmiş olduğu görüntüler birbirlerine çok iyi bağlanmış, tam da bu sebeple Godard’ın en olmadık mizansenlerden kendi tarzını ortaya koyduğunu görüyoruz çünkü, kafası yaratıcılığa basan bir yönetmen. Düşük bütçeli bir filmi bile izlenir kılar, kimi ondan nefret eder, kimi de kendinden bir şeyler bulur. Bu da öyle bir film işte… Bize belgesel gibi tüm gerçekleri anlatıyor ama asıl olay filmin finalinde!

3 Faces

#3Faces filminde Panahi yine “Taxi” filminde olduğu gibi bize kendinin de içinde olduğu ayrı bir hikâye anlatıyor ve yine her şey film çekip senaryoya dahil etmekle ilgili… Yol hikayelerini seven Yeni Dalga Akımı öncüsü İranlı Panahi, yolculuğunda seyirciye bazı politik göndermelerde bulunuyor ama kesinlikle ajitasyona başvurmuyor. Acı gerçekler, doğallık, baskı ve köy hayatını merkeze oturtan filmi, trajikomik anlara haiz… Müzikler insanının içine yerleşiyor, ama asıl dikkatimizi çeken aşırı uzun kadrajlar… Kamera hareketlerini iyi kullanarak, karakterleri çerçeveye doğru bir biçimde yerleştiren Panahi, mizahı da iyi kullanıyor. Tabi bir hatırlatmada bulunmakta fayda var, filmdeki diyalogları çok sıkı takip etmezseniz, konu havada kalabilir, zira o diyaloglar filmin ana anahtarı… Filmde geçen Türkçe konuşmalar ise filmi sevmemizin bir başka nedeni.

film ekimi

La Quietud

Tipik Arjantin sinemasındaki yakınlaşma (bazen lezbiyence, bazen gayce) ortaya koyan #Laquietud , ilişkilerin çatırdadığı sırların ilişkiyi tükettiği, güvensizliğin ve mutsuzluğun öne çıktığı bir film… Her karakterin kendine has sırrı var, ve o sırlar onları içten içe tüketiyor. Karakterler sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar ve umursamıyorlar, ta ki gerçeğin kapılarına dayanmasına değin… Para uğruna her türlü çirkefliğin döndüğü filmde, kötülük abidesi annenin çocuklarından birini sevmeyişinin altında yatan nedenin daha dayanaklı olmasını beklerdim, biraz zayıf kalmış o neden sanki, altı tam doldurulamamış. Müziklerin tavan yaptığı filmin, bazı hataları olmasına karşın, kendini izlettiriyor, çünkü Trapero filme nasıl hâkim olacağını biliyor. Biraz Hanım’ın Çiftliği havası var filmde. Gölgeli hayatın seyrini sürdürdüğü hikâyede, karakterlerin hezeyanları, burukluklaları, pişmanlıkları ve geçmişte yaşamış oldukları trajik anlar ön plana çıkıyor. Filmin en yapıcı tarafı şu: “istenmeyen çocuk, gün gelir gereğini yerine getirir.”

Vison

Darwinizm meselesi ile doğanın kanunlarını bir araya getiren #Vision gizemli auraya ve eksantrik kişiliğe sahip karakterin Vision isimli bitkiyi arayışını görselleştiriyor. Sevgiye, dokunmaya, matematiğe ve duygulara yer veren film, doğanın sesini dinlememizi ve şifanın doğada yer aldığını belirtiyor. Ormanda geçen film, tipik Japon evleriyle ve doğal atmosferiyle seyirciye minimal sinema örneği sunarak, huzuru doğadaki yaşam ile açıklıyor. 997 yılda bir görülen, keder ve zaafları yok ettiğine inanılan “Vision” adlı bitki mistik felsefe üzerine dayandırılarak, doğa ile aramızdaki bağları kuvvetlendiriyor. Dil ve kültür farklılığının insanlar arasında problem yaratmadığını savunan film, arayış içinde olan insanların merkezinin doğal ortam (orman, köy, kasaba vb.…) olduğunu kadrajına alıyor. Juliette Binoche’un filmdeki yaptığı küçük espriler ise filme ayrı bir güzellik katıyor.

Doubles Vies

#Nonfictiondoublesvies Dijital Yayıncılık mı, yoksa geleneksel yayıncılık mı sorusunu sorarak, dijital ve analog arasında bir savaş başlatıyor ve hangisinin galip geleceğini sorguluyor. Yeni teknolojik çağa ayak uydurmamız gerektiğini vurgulayan film, hem gelenekseli hem de dijitali aynı anda yürütüp harmanlamamız gerektiği inancında… Her ikisinin de alıcısı farklı ama söz konusu kapitalizm olunca işler o noktada değişiyor. Yeniliklere ayak uydurarak, geleneksele veda etmememiz ve geleneksel ile dijitali birleştirmemizin önemine değinen film, teknolojinin hayatımızdaki yerini mizah aracılığıyla aktarıyor. Bu aslında ne denli esnek olup, olmadığımızla ilgili… Sürekli geçmişle yaşayan, yeniliği sevmeyen bir toplumda, teknolojinin gelişmesi söz konusu olmadığı gibi, teknolojiyi içine alan işler yapmak mümkün olmaz. Çağ atladıkça farklı teknolojiler kapımızı çalarak, bizi yaratıcı olmaya zorlayacak ve biz de onlar aracılığıyla yeni iş modelleri üzerinde çalışacağız.

film ekimi

Shoplifters (Film Ekimi’nde en çok görülmeyi hak eden film)

Toplumsal meseleleri ajite etmeden odağına yerleştiren Japon yönetmen Hirokazu Koreeda dinginlik yaratmadaki ustalığını #Shoplifters filmiyle gözümüzün önüne dayıyor. Terk edilme, sevgisizlik, ölüm gibi konuları işlemedeki başarısından ödün vermeyen yönetmen Shoplifters’da yine benzer sularda yüzüyor. Kalabalık içindeki sükûneti anlatan sahnelere önem veren yönetmen, yumuşak anlatımı ve ağır temposuyla entrika ve tartışmadan hoşlanmadığını seyircinin dikkatine sunuyor. Zaten Koreeda’dan hızlı bir film bekleme hata olur, çünkü o hayatın şifresini çözen önemli yönetmenlerden biri!

Gündelik yaşamdaki sorunları tek tek dile getirerek, annesiz ve babasız büyüyen çocukları, anne ve baba ihmalkarlığını, gerçek sevginin sadece biyolojik ailede olmadığını savunan Koreeda aslında aile kurumunu sorguluyor. Naifliğini bozmadan görsel olarak derdini anlatmadaki ustalığını ortaya koyan Koreeda baştan sona dikkatle takip edilmesi gereken diyalogları perdeye yaftalıyor. Onları güzel bir müzikle saran Koreeda, aynı zamanda çocukların ebeveynleriyle olan ilişkilerini ve büyüme sancılarının altında yatan nedenleri arıyor.

Shoplifters özünde, ailesiz büyüyen ve onları terk eden ailelerin kendilerine yeni yuva arayışlarını trajik bir biçimde göz önüne seriyor. Fakir ve yiyecekleri olmayan çocukların evden atılmamak için sessiz kalmaları ise vicdansızlık! Bu insanlığın en büyük ayıbı! Gerçek hayatı vizyonunu kullanarak analiz eden yönetmende çok sevdiğimiz bir özellik var o da şu: Japon kültürünü (özellikle yemek) seyirciye aktarmaya çalışırken, seyircinin Japonlar hakkında çok fazla bilgi sahip olmamasını göz önünde bulundurarak, hikâyenin hülasasını kültürel metotlara başvurarak çıkarıyor ve kendisinden o kültüre dair yeni şeyler öğrenmiş oluyoruz.

“Evli evine köylü köyüne” sözünün altına mesaj gizleyen yönetmen, ne yazık ki bazı gerçekleri değiştiremeyeceğimizi ve adaletle savaşamayacağımızın garantisini veriyor.

film ekimi

Museo (Film Ekimi’nin ek seans olarak gösterilen filmi)

Ne anlatmak istediği bilinmeyen #Museo hatalı kurgusu ve bütünlük anlamında birbirini tamamlamakta zorlanan sahneleriyle izleyiciye sıkıntılı anlar yaşatıyor. Mizansenler tek tek değerlendirildiğinde anlamlı fakat filmin geneli itibariyle anlam kaymasına neden oluyorlar.

Neyin niçin yapıldığını anlayamamakla beraber, film yer yer Salak İle Avanak filmine gönderme yapıyor sanki… Bilindik sularda yüzen film, Meksika kültürü ve toplumundan uzaklaşarak yapaylığını koruyor. Birçok detayın havada kalışı da cabası! Senaryoda ciddi aksaklılar var ve her şey bir maceradan ibaret olmamalı diye düşünüyoruz. Mesela karakterler neden soygun yaptı? Para için mi? Alın size La Casa De Papel!

Soygunun altında başka bir neden yatıyor ve o nedenin altı doldurulamamış. Parası olan biri neden müze soymak ister, gösteriş için mi? sorusunun cevabını film boyunca arayıp duruyoruz, çünkü cevabı bulduk derken her şey sarpa sarıyor. Diyaloglarda bazı açıklamalar yer alsa da, onlara mantıklı bir açıklama bulamamak filmden kopmamıza sebebiyet veriyor.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.