Avrupa SinemasıFestival Günlüğü

Film Ekiminde İzlemeniz Gereken Bir Kadın Julieta!-Sinegazete

Sinemada bazen yönetmenin ismi filmden daha parlaktır. Zaten sinema yönetmenlerin değil midir; yönetmenlerin yarattığı bir dünya. Evet, öyledir. Fakat bazı yönetmenler, filmin isminden, filmin konusundan, görüntülerinden, kurgusundan, mizanseninden bir filme dair olabilecek ne varsa hepsinden daha parlak olabiliyor.

Pedro Almodovar’dan bahsediyorum. Halbuki Julieta’’dan bahsetmem gerekiyor. Film Ekimi’nin ilk gün filmlerinden olan Julieta bir Pedro Almodovar filmi.

Daha ilk sahne ile beraber Almodovar dünyasının içine giriyorsunuz. Pastel renkler, sakin bir müzik, cinsel objeler, biblolar, resimler ve çok çekici bir kadın, Julieta. Elli yaşlarında, sevgilisiyle şehir değiştirmeye hazırlanan Julietta ‘nın hikâyesi normal seyrinde başlıyor. Fakat daha beş dakika bile geçmeden Julieta sevgilisiyle şehir değiştirmekten kesin olarak vazgeçiyor. Gelişen olaylar Julieta’nın hayatının hiç de ilk sahnelerde göründüğü gibi olmadığını gösteriyor bize.  Julieta tamamen geçmişte bıraktığı hayatına bir karşılaşmayla yeniden dönüyor ve aslında hiçbir şeyi geride bırakamadığını anlayarak hayatının muhasebesini yapmaya başlıyor.

aynur-kulakYine Almodovar-vari bir kadın hikâyesinin içine düşüyoruz diyebiliriz. Geçmişle bağlantılı, bol itiraflı, günah çıkarmalı, aşklı, arzulu, sevgili, çocuklu bu hikâye kendini her Almodovar filminde olduğu gibi izlettiriyor. Tüm karakterleri seviyorsunuz her Almodovar filminde olduğu gibi. Konuşmalar, diyaloglar, monologlar hızlı ve enerjik, her Almodovar filminde olduğu gibi. Evlerin duvarları rengârenk, tablolar göz alıcı, karakterlerin kıyafetlerindeki renkler de öyle, her Almodovar filminde olduğu gibi.

Fakat Julieta diğer Almodovar filmlerine göre; yine bir kadın hikâyesi anlatmasına rağmen, daha sakin. Fazla marjinallik içeren bir konusu, fazladan marjinallik gerektiren karakterler yok bu filmde. Diğer Almodovar filmlerinden alışık olduğumuz üzere; eşcinsel kadınlar, fahişelik yapan kadınlar, transseksüeller, erkekleri öldüren kadınlar, sokaklarda kovalanan kadınlar, sokaklarda birilerini kovalayan kadınlar yok.

Bir kadın var Julieta.

Evet, Almodovar diğer filmlerine nazaran daha sakin ve kalabalığı az olan (neredeyse olmayan) bir film çekmek istemiş bu sefer. Hikâyeyi Julieta’nin (yani hikâye sahibinin) kendisine anlattırmış. Hikayenin çok katmanlı olmamasından mütevelli filmin tüm görsel unsurlarını bir kenara koyarsak, karakterlerin de diğer filmlerdekine nazaran çok marjinal olmadığını düşünürsek filmin hikayesi yavan kalmış diyebiliriz. Çünkü her ailenin başına gelebilecek bir hikâyeyi Almodovar, aşina olduğumuz Almodovar vitrinini kullanarak (renk, ışık, objeler, kadınlar)  anlatmış.

Julieta ile bir üst basamağa çıkamıyor Almodovar. Acaba sonunu nasıl bağlayacak diye beklediğim filmin sonu da hiçbir yere bağlanmıyor. Bağlanmak zorunda da değil. Filmin sonu bir yere bağlanmamakla beraber izleyenin dimağında güzel bir lezzet bırakıp da bitmiyor. Sıradan diyebileceğim bu bitiş filmi kafanızda toparlamanıza, filmi bir bütün olarak algılamanızı da engelliyor.

Yine de o Pedro Almodovar. Erkek egemen dünyayı bol kadın karakterli filmleriyle ötelemiş, duygularını fazla çıplak, çok inişli çıkışlı ve şehvetle yaşayan marjinal kadın dünyalarını çok iyi anlatmış bir yönetmen. Ve  Julieta tabii ki beyaz perdede izlemeniz gereken bir kadın.

Not: Bu yazının tüm hakları sinegazeteye aittir. İzin almadan, kaynak gösterilmeden kopyalanması telif hakları yasasına aykırıdır. 

 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.