Festival Günlüğü

Etik Değer Olarak Mezuniyet-Aynur Kulak

Aynur Kulak sinegazete için yazdı… 

Eğer şeytanın varlığını kabul edeceksek onu kendi cehaletimizde, hoşgörüsüzlüğümüzde ve duyarsızlığımızda aramalıyız. (Cristian Mungiu)

İnandığım yönetmenlerin başında gelir kendisi. O yüzden her filmine kayıtsız şartsız inanır, büyük bir ön yargıyla izlerim. O’nun filmlerini sevmeliyimdir. O’nun filmlerine bağlanmalıyımdır. Sorgu yok. Sual yok. Bu niye böyle oldu ki diye sormak, yok. O’nu seyrederken Şeytan’ın varlığına inanırım. Siz ne sanmıştınız ki; Şeytan da sorgu sual istemez!

aynur-kulakCristian Mungiu’ye Film Ekimi kapsamında Mezuniyet (Bacalaureat) filmiyle yeniden kavuştum. Tam da yüzümü inanmamaya doğru dönmüşken, tam da şeytanın varlığı flulaşırken Film Ekimi programında karşı karşıya geldik. Tabii ki bu yıl Cannes da Mezuniyet filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü aldığını okumuştum ve beklemeye başlamıştım bile. Aylardan Ekim, günlerden cumartesi buluştuk nihayet…

Mezuniyet bir babayla kızın yaşamına odaklanıyor. Doktor Romeo, kızı Eliza’nın öğrenimine İngiltere’de devam etmesi adına bu ülkeden burs kazanabilmesini çok istemektedir. Film bir sabah kimin attığı belirsiz olan bir taşın bir evin penceresini kırmasıyla başlıyor. Kırılan pencerenin ev sahibi olarak Doktor Romeo ve kızıyla tanışıyoruz böylelikle. Tekinsiz ve huzursuz başladıkları o sabah Romeo kızı Eliza’yı okuluna bıraktıktan sonra metresini ziyarete gidiyor. Bir süre sonra kızının okulda tacize uğradığını öğreniyor. Bu taciz Eliza’yı burs sınavında başarısız olmaya kadar götürüyor. Kızının başarılı olmasını isteyen baba Romeo Kızının bursu alabilmesi adına bazı tanıdıkları araya sokmaya çalışıyor. Bu bursu alabilecek olmanın bir karşılığı olması gerektiğinden, kendisine yardım edecek olan okul görevlisine ihtiyacı olan organ nakli için onun ismini üst sıraya yazma sözü veriyor. Bu arada bütün bunlar olurken Eliza babasının metresini ‘ebeveyn fedakârı’ olan babasına karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanıyor.

Olaylar her yeni sahneyle beraber daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Kişilerin aldığı kararları ve yaptıkları eylemleri kısaca betimlediğim cümlelerle anlatmış olmama bakmayın. Yönetmenin kör gözün parmağına şeklinde göstermek istemediği, zaten seyircinin görmesine pek de gerek olmayan,  ahlaki ilkeleri asla ihlal etmeyecek olan insanların nasıl da bu ilkeleri ihlal ettiğini seyretmeye başlıyorsunuz. Bunu fark ettiğiniz an filmin tadını dimağınızda hissettiğiniz an oluyor. Yanınızda flu bir şekilde oturan şeytanın varlığını hissetmeye başlıyorsunuz.

Her karakter etik olarak kesinlikle onaylanmayacak olan eylemler yapmasına rağmen onları haklı buluyorsunuz. Çünkü Mingui onaylanmayacak olanın paraleline ‘kişinin yanlış yapmaya zorlandığı ‘sistemi koyuyor. İyi insanlar asla yapmayacakları eylemleri; ‘yanlış yapmaya zorla itildiği’ bu ahlaki sistem içinde bir bakmışlar ki, yapıvermişler. Bir karakter haklıyken bir bakmışsınız ahlaki olmayan bir eylemde bulunuyor. Tek bir doğru, tek bir yanlış, tek fedakâr, tek bir ahlak anlayışı, tek bir inanç yoktur diyor Mingui dengelerle sürekli oynarken.  Filmin Mezuniyet sahnesiyle ilgili (aynı zamanda filmin son sahneleridir bunlar) tek yazmak istediğim duymak istediğimiz cevapları bize vermiyor Mingui; olması gerekeni de vermiyor. Buna rağmen dimağımıza yerleşecek sahneler var.

Toplumların tartıştığı (siyaset, din, etik, inanç, aile vb…) büyük konuları kişilere odaklanarak, onların gündelik yaşantısı, tercihleri ve inançları üzerinden anlatan Mungui sinema dilini Mezuniyet filmiyle iyice seyreltiyor. Diyaloglar uzun olmasına rağmen filmin omuriliği neredeyse, meseleyi uzatmıyor ve uzun olmasına rağmen asla kendini tekrarlamıyor. Böylelikle Mezuniyet bir Cristian Mungiu filmi olarak sinema hafızamızdaki yerini başarıyla alıyor.

 AYNUR KULAK/aynurkulak@sinegazete.net

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.