Avrupa SinemasıFestival Günlüğü

Elle: Tecavüz Kaderim Değil!-Aynur Kulak

Fransa şahsına münhasırdır. Daha ilk cümleden kibirli bir memlekettir diye yazmak istemedim fakat aslında öyledir. 1.50 boyuyla Napolyon’dan tutun da, siyasetçileri, sanatçıları, halkı; müziği, sineması, modası hangi dalda olursa olsun ilk önce bir oluş şekli olarak kibir ile sarmaldır.

Tüm bunlardan sebep özellikle sinemasını çok severim Fransa’nın. Konulara bakış açısı, farkındalığı, gerçekçiliği başka bir noktadadır. Bir tecavüz olayını bile, şimdiye kadar izlediğimiz tecavüz temalı filmlere göre daha farklı ele alabilirler mesela ki; bir Paul Verhoeven filmi olan Elle böyle bir film.

aynur-kulak

Paul Verhoeven filmleri Paul Verhoeven’den daha fazla bilinir. Temel İçgüdü, Show Girls ve Robokop mesela. Bazı yönetmenlerin kaderidir bu. Filmleri o kadar sansasyonel olur ki; (‘sansasyonel’ kelimesi  ‘niteliği iyi olan’ anlamına da gelseydi keşke)   sinemanın yönetmen sanatı olduğu gerçeğinin tersine Verhoeven filmleri yönetmenin kendisinin önüne geçmiştir.

Elle filmi de zaten Fransa’da geçiyor olmasından ötürü, hem tecavüz meselesine bakış açısından dolayı, hem de tecavüz edilenin bayıldığım İsabelle Huppert olması dolayısıyla yine Paul Verhoeven’nın önüne geçen bir film. O zaman film başlasın bakalım.

Orta yaşta iş kadını Michele filmin henüz ilk sahnesinde tecavüze uğrar. Şehrin lüks mahallelerinden birinde, gayet şık bir evde oturan Michele’in evine ansızın giren simsiyah giyimli, kar maskeli adam işini hızlıca halledip kaçar. Hırsızlığa gelmemiştir çünkü. Tecavüzdür niyeti. Michele kalkar. Kırılanı, döküleni temizler. Giysilerini çöpe atar. Yıkanır. İşe gider. Yani filmin ilk beş dakikasını kaçırdığınızı farz edersek (ki olabilir böyle bir şey) sanki böyle bir olay hiç olmamış gibi hayatına kaldığı yerden; fiziksel, psikolojik ve mental anlamda hiç etkilenmeden devam eden Michele’in başına bir şey gelmesini bekleyebilirsiniz. Zaten Elle’nin (ve Fransız sinemasının tabii) ayırt edici kibri tam da burada ortaya çıkıyor. Michele gayet kibirli bir kadın olarak kurban olmayı ret ederek olayın peşinden sürüklenmek yerine, olayı kendi peşinde sürüklüyor.

Film tecavüzcüyü bize göstermeme hususunda çok da hassas davranmıyor. Artık sonlara doğru tahmin ediyorsunuz ve o kişi evet tecavüzcü çıkıyor. Daha da önemlisi Michele’in tecavüzcüsüyle olan ilişkisini -tüm kontrolü elinde bulunduran kadın olarak- nasıl da soğukkanlılıkla yönettiği.

Cannes film festivalinde Altın Palmiye için yarışan Elle Film Ekimi kapsamında da seyirciyle buluştu bulunduğumuz ay içerisinde. Tabii ki Altın Palmiye almadı. Çok ciddi bir konuyu ters köşeden işlemesine rağmen senaryo olarak yönetmenin konuyu işlemedeki cılızlığı İsabella Huppert’ın bile filmi yükseltememesine en önemli sebep diyebiliriz. Ki birçok sinema eleştirmenin yazdığına istinaden Huppert’ın bir Hanake filmi olan (bir Hanake filmi diyorum dikkat!) Piyano’daki performansından daha iyi ve cüretkâr olarak nitelendirilmesi mümkün değil Elle’deki performansının.

Fakat o İsabelle Huppert. Benim de bu filmin peşinde gidip izleme sebebim bir Fransız filmi olmasıyla beraber Huppert’ın kendisidir. Toparlarsam Fransız sineması seviyorsanız izleyin Elle’yi. Ruhu, duruşu, kibri her şeyiyle bir Fransız filmi niteliğinde bir film Elle…

AYNUR KULAK/aynurkulak@sinegazete.net 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.