Arzu ÇevikalpTürk SinemasıYeşilçam filmleri

Türk Sinemasının Geldiği Nokta

Yeşilçam ile başlayan maceramız nereden nerelere geldi. Janr değiştikçe de sinema da değişti.  Eskiden kendilerini film karelerinde hisseden insanlar, şimdi içinde bulundukları durumun sonuçlarını izliyorlar. Filmlerde hep bir geriye dönüş var. Neden? Çünkü o günlerin sıcaklığını arıyoruz ve o sıcaklığı ancak, o filmleri yeniden seyrederek buluyoruz. Mesela eski filmlerde sürekli perdeye yansıyan ‘Nayır nolamaz’ repliği halen beynimizde kazılı. Sorarız size yeni filmlerde var mı böyle replik/ler?

Türk sinemasının gidişatı, ne yöne doğru gidiyor sorusunu irdeleyerek söze başlayalım. Tıpkı Akademi Ödülleri’nde olduğu gibi Türk halkı, daha yalın ve daha sade filmleri tercih ediyor. Türk halkı için önemli olan kahkaha atarak hafiflemek. Gündelik hayattaki sıkıntıları sinema filmlerinde izleme konusunda sıkıntıya düşen Türk Halkı, kendileri ile bütünleşeceği filmleri mumla arar oldular. O yüzden eski Yeşilçam filmlerinin yerini yenileri dolduramıyor. Tablo o kadar karmaşık ki, bu tabloyu sadeleştirmek için, yönetmenlerin sadece kendi hayallerini ve arzularını değil, biraz da Türk halkının ne istediğini analiz etmeleri gerekiyor.

YENİLİKLERE KAPALIYIZ

Yoksa hepimiz iyi ya da kötü bir film yaparız. Önemli olan sıcaklık! Son dönemde ajitasyon yaparak öne çıkan o kadar çok film var ki, her şey bu kadar trajikken farklı bir dünyaya yolculuk etsek iyi olmaz mı? Bu yolculuğu bize tattıran “Çekmeceler” farklı tarzı ve duruşuyla yeni bir çığır açtı. Yapılmamışı yaptığı için, tebriki hak ediyor, ama yukarıda da dile getirdiğimiz üzere, karmaşık ve düşündürücü filmler maalesef Türkiye’de satmıyor. Satmasını çok isterdik, ancak satması için zaman yolculuğu ile geçmişe dönerek, geçmişi değiştirmemiz lazım. Bu da pek mümkün değil. Bunların en önemli sebebi kültür seviyemiz. Tabi şu da var; yeniliklere kapalı oluşumuz çağdaşlaşmamıza izin vermiyor. Örnek vermek gerekirse; “Çekmeceler” filminde Deniz kendi yazdıklarını bir not defterine kaydediyordu, babası da “çağdaş eserler üretme çünkü bir işe yaramaz” diye hevesini kırıyordu. Böyle yapıldığı sürece gelişimden nasıl söz edebiliriz ki? Sürekli Shakespeare oku demek dikte etmekten başka bir şey değil!

ÇEKMECELER’İN FARKI

Bu yüzden “Çekmeceler” filmi bize farkındalık sağlıyor. Toplum olarak göremediğimiz şeyleri film aracılığıyla görüyoruz. Biraz cesur olup önümüze bakarsak nice “Çekmeceler “ gibi filmler çekilir ve Dünya Sineması nazarında farklı bir statüye sahip oluruz. Parantez açarsak; hasılatı düşünmeden didaktik bir film çekmek, toplumun ilgisini çekebilir. Yoksa sıradanlaşmaktan kurtulamayız. Biri bir yol açacak ki, diğerleri de onun peşinden yürüyecek. Sanatta özgür olmak demek, sanat filmi yapmak değil. Düşünce özgürlüğü aracılığıyla toplumu belirli konularda bilgilendirmek, motive etmek ve daha iyisini yapabilmek adına örnek olan filmlere ihtiyacımız var. Hani demiştik ya bazen gişedeki hasılatı düşünmeden didaktik bir film çekmek lazım diye, işte bu dediğimiz “Çekmeceler” için geçerli, çünkü filmin en son hasılatı 7351 (henüz netleşmedi) kişi. Zaten bu oran yazdıklarımızı doğrular nitelikte… Tabi şu da var; eğer filmde gerçekleri anlatmak istiyorsak, o gerçeği sıkıcı olmayan eğlenceli ve görsel sahnelerle tamamlarsak filmin özü ortaya çıkar ve günlerce üzerinde düşünmemize sebebiyet verir.

YEŞİLÇAM VE TÜRK SİNEMASI

Eğlenceli olan her film kof değildir, onu eğitici alt metinlerle doldurursanız, izleyiciyi kendinize bağlamış olursunuz, bayağı esprilerle donatılan filmler aslında günümüz Türkiye’sini resmediyor. İşte bu yüzden Yeşilçam filmleri kendini özlettiriyor. Yeşilçam’ı bugüne getiren bazı yönetmenler var, ancak eskisinin yerini tutmuyorlar. Çünkü o dönemin insanları daha iyi niyetlilerdi, şimdi ise işin içine şiddet ve öfke girdi. Bir de ego olayı var ki, ondan hiç söz etmiyoruz bile… Vahşi ve saldırgan oluşumuz da cabası. Hep bir yarış, hep bir içsel savaş! Bazıları Yeşilçam’ın bugün günümüzde tutacağını savunuyor, tutmaz tutamaz. Tutması için önce yaşam biçimimizin değişmesi lazım. Bakış açımızı doğru bir şekilde ayarlar ve halkla empati kurarsak, belki bazı şeyler değişir, onun dışında çok zor. Nerede o Yeşilçam filmlerindeki samimiyet… Yeşilçam’ın eski siyah-beyaz filmleri bile bugünün filmlerini ters yüz ediyor, sebebi de küreselleşmenin etkisiyle yeni bir döngünün gelmesi. Bu yeni döngüde ağır basan; dramatik, komedi ve sanat filmleri… Yeşilçam filmlerindeki melodram ve mizahın kardeşliğinden doğan hikâyeler, artık pek tercih edilmiyor. Ama şunu da belirtmekte fayda var; 13 Mart 2015 tarihinde vizyona giren “Bana Adını Sor” Yeşilçam melodramlarının daha kalitelisini ortaya koyan ve her bir sahnesiyle kült olmayı hak eden romantik melodram örneği… Yıllar geçse bile unutulmaz! “Babam ve Oğlum”  da öyle ama onun yeri apayrı.

KABA KOMEDİ ÖN PLANDA

Peki, Türk Sinemasında en çok hangi örnekleri görüyoruz biliyor musunuz? Bel altı esprilerin, argo ve küfürlü konuşmaların yer aldığı slapstick (kaba) komedi filmleri. Örnek: “Recep İvedik”, “Düğün Dernek” ve daha gırla… Velhasıl Yeşilçam filmlerindeki durum komedisi yerini kaba komediye bıraktı. Bel altı esprilerle insanları güldürmek bu kadar kolay demek ki… Kolay yoldan insanları eğlendirmek ve insanları eğlendirirken basitleşmek Türk Sineması için çok acı bir durum! Hadi bunları kabul ettik diyelim ki, stand-up ve gençlik komedileri için ne söyleyebiliriz? Gençlik komedi filmleri arasında yükselişe geçen “Çılgın Dersane” serisi bir hayli ilgi çekti ve çok izlendi. Sonra türevleri de geldi.

Türk sinemasında yalnızca komedi mi tutuyor derseniz cevabımız hayır. Aşk temalı herhangi bir film seyirciyi perdeye bağlamak için yeterli. Bunların yanı sıra; parodi, korku ve polisiye olmak üzere yeni türler de var. “Arabesk” filmi ile başlayan parodi türü, “Gora” filmi ile varlığını sürdürdü. Açıkça ifade etmek gerekirse; şu son zamanda Türk Sineması için en önemli gelişme animasyon filmlerindeki artış. Ne derece tutar bilemiyoruz ama en azından cesaret edip bu işe girişenleri kutlamak gerek. Sonuçta bu tarz filmleri yapmak bütçe ister.

EVRİMLEŞEMEYEN TÜRK SİNEMASI

Geldik en kritik mevzuya… Batılılaşma hevesiyle Türk Sinemasının evrimleşemediğini az çok biliyoruz, bu da üreticiliğin durmasına ve yaratıcılığın geri plana kaymasına sebebiyet veriyor. Elde var olan hazır hikâyeye, ufak tefek değişiklikler katarak ortaya bir proje çıkartmak gerçekten de çok kolay. Üretmek emek ister, dolayısıyla zora gelmemek adına üretimi düşünmeden, doğru planlar yapmadan ve bazı fikirleri tartmadan yola çıkmak günümüzün en büyük sıkıntılardan biri.

Netice olarak; Türk sinemasının içinde bulunduğu durumu genel bir şekilde özetledik ve kendimize göre bir sonuç çıkardık. O zaman sonuçtan söz edelim. Arz ve talebi düşünerek hareket eden film yapımcıları, neyin tuttuğunu bildikleri için riske girmeden film yapıyorlar. Biri yapınca diğeri de yapıyor. Yani birbirlerinin rol modelliğini üstleniyorlar. Nasıl ki, yurt dışında tutan televizyon formatlarını ülkemizin şartlarını esas alarak uyarlıyorsak, filmlerde de benzer stratejiler var. Masaya yatırmamız gereken en önemli husus ise; günümüzün filmlerinin hafızalara kazınamaması. Eski filmleri-örneğin Hababam Sınıfı, Gülen Gözler, Neşeli Günler, Bizim Aile, Banker Bilo, Köyden İndim Şehire, Süt Kardeşler…-defalarca izlerken, yeni filmler aklımızda dahi kalmıyorlar, bunun sebebi de duyguyu hissedemiyor oluşumuz. Şayet güzel bir müzik yaparsanız, film ile de güzel bir bağ kurmuş olursunuz. Müziği her dinlediğinizde filmdeki sahnelerle bütünleşirsiniz ve böylece film hedefine ulaşmış olur. İyisiyle kötüsüyle filmleri değerlendirip kendimize göre bir analiz çıkartmış bulunuyoruz, ama şunu da unutmayalım: her şeye rağmen Türk Sineması varlığını sürdürüyor ve sürdürecek, bu da gerçeğin ta kendisi!

SİNEMA TERSPEKTİF DERGİSİ-NİSAN SAYISI

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.