Arzu ÇevikalpDosya

Teknolojinin Tutsaklarıyız!

Hiç eski zamanlarda yaşamak ve o dönem sinemasının sırrının ne olduğunu öğrenmek istediniz mi? Böyle bir imkânımız olsaydı deneyen olurdu herhalde, hazır teknoloji de hayatımıza içine sokulmuşken… Teknoloji hem iyi, hem de kötü bir arkadaş, önemli olan onu nasıl kullandığınız, tıpkı hayattaki seçimler gibi. Teknoloji büyük bir kolaylık sunuyor, bunu çok iyi biliyoruz, ancak teknoloji yanlış kişilerin eline geçtiği zaman sapmalar meydana geliyor. Ortaya çıkan sonuç: hatalı denklem… Acaba teknolojiye karşı bağlılık yemini etmiş olabilir miyiz?

arzu logo

Sinema konusunda milenyumun en çok düştüğü hatalardan biri nedir? Bu sorunun yanıtını irdelemeden önce ‘blockbuster terimi’ (geniş bütçeli, yıldızlarla dolu oyuncu kadrosu ve ticari beklentisi olan filmler) hakkında bilgi verelim.

Net olarak; ‘blockbuster’  dev yapımlı ve çoğu zaman içi boş (sanatsal açıdan) filmlerin gereksiz yere teknolojiyi kullanarak, har vurup harman savurmasının kötü bir yansımasıdır. Blockbuster evet budur ya da, hayır şudur demek yerine farklı terimlerle açıklamak daha doğru olur diye düşünüyoruz. Teknolojinin evrilmesiyle ‘blockbuster’ filmlerde artış yaşanmaya başladı, çünkü blockbuster filmler hikâyesel akışı yakalamayarak teknolojik efektleri burnumuzun dibine dayayıp, var olan sinemasal gerçekliğe zarar verir, bu da seyirciyi kandırmak için güzel bir yoldur. Peki, buna her seyirci kanar mı? Elbette sinemayla az çok haşır neşir olan seyirci buna kanmayacaktır.

GEÇMİŞ VE BUGÜN

Üretim durmuşken, teknolojik efektlerle gediklerin üzerini kapamaya çalışan film yapımcıları, ya da yaratıcıları, kolaya kaçarak ellerindeki malzemeyi görmezden gelip, nasılsa ortaya güzel bir iş çıkar edasıyla hareket ediyorlar. Bir de ellerine bulaştırdılar mı tamamdır bu iş!

Bu bağlamda; geldik ilk paragraftaki sorunun cevabına… 100.000 doları aşan yapımları rahatça blockbuster olarak tanımlayabiliriz. Konuyu irdeleyerek detaylardan bahsedelim biraz da…

Geçmişten günümüze birçok film izledik, ama eski filmlerin tadı her nedense artık yok! Eleştiri oklarını fırlatacağımız yer zaten çok belli, o halde çok fazla dillendirip budaklandırmadan dile getirelim. Yüksek teknolojik sistemin sinemada abartılı bir biçimde kullanılışı, hikâyedeki tadı ve duyguyu hissedememize neden oluyor. Unutmayın, duygular gölgede kalırsa sinema kolay tüketilen bir araca dönüşür. Al ve tüket! Seyir zevkimizi hem kamçılayan, hem de yükselten görsel efektler, bize sadece fantezi dünyasının kapılarını açarlar, ama biz sadece o dünyaya gitmek istemiyoruz ki… Bizim gitmek istediğimiz dünya daha sade ve daha gerçek. Görsel efektli filmlerdeki dünya, göze hitap eden pembe bir düşü ortaya koyan bir ‘virtual reality’ (sanal gerçeklik) yansıması…

İşte son dönem sineması bu yazdığımız satırların gerçekleşmesini sağlıyor. Acımasız kroşelerle bizi başa bırakan sinema, gitgide hakikatten uzaklaşarak, ‘var olanı’ silerek yerine var olmayanı koyuyor. Teknoloji harikası olan bir filmin saf, duygudan ibaret olduğunu nasıl savunabiliriz ki? Eğer görsel efektler doğru bir şekilde filmlere yaftalanıyorsa, en azından sorunlar minimum düzeye iner. Bakınız: “Avatar”

“Avatar” görselliğin resmini çizen bir filmdi, hikâyeye de ağırlık verdiği için karakterler arasındaki duygusal bağı hissedebiliyorduk, anlatısal bir kopuş da söz konusu değildi. Sanal ve gerçeklik birbirlerine zamk gibi bağlı olduğu için, ikisinin arasında bir denge kurabildik, biri diğerinden baskın değildi. Sanki sonucu iyi belirlenmiş bir denklemdi. Zaten denklem rasyonel mantığa göre kurulduğu zaman film de rayına oturur. Raydan çıkmış bir trenin macerasını izlemek eminiz ki zevk vermezdi.

Bunu daha da açarsak; yaşları bizden hayli büyük kişiler yeni sinemayı, sinema olarak görmüyorlar ne yazık ki… Kısıtlı teknoloji ile hafızalarımızdan silinmeyen filmler yapan sinema yapımcıları/yönetmenleri, saçma trüklerle bizleri oyalamak yerine hikâyenin özünü formülize ediyorlardı. Belki de filmler uzun vadede çekildikleri için, izleyenler günlerce etkisinden çıkamıyorlardı. Bu sadece bir varsayım, doğruluğunu ispat edebilmemiz için sanırız zaman makinasına bir bilet alıp geçmişe gitmemiz gerekiyor.

‘KAPİTALİST ARZULARDAN’ BİR GEMİ YAPTIK KENDİMİZE

Tabi şu da var; o dönem insanları daha masumdular, içlerinde en ufak bir şiddet duygusu bile yoktu, oysa günümüzde şiddet ve teknoloji bizi bizden alıp götürüyor. Kalabalıklaşmaya başladıkça dünya dar gelmeye başladı bize, bu da beraberinde emperyalizmi getirdi. Yayıldıkça yayıldık ve ‘kapitalist arzulardan’ bir gemi yaptık kendimize. O gemi, değişen antroplojik yapı ile teknolojinin yükselmesine ve tüketimin hızla artış göstermesine neden oldu. İnsanoğlu zaten çabuk tüketmiyor mu? Eskiden bu tüketimin oranı çok düşüktü, sadece ticari kafa ile düşünmedikleri için, ortaya haz alabileceğimiz filmler çıkıyordu, yani filmler tüketilmek amacıyla değil, ruha dokunmak amacıyla seyirci ile bütünleşiyordu. Oysa şimdiki filmler (hepsi değil) sadece bir araçtan ibaretler…

Hiç mi yok nostaljik etki yaratan filmler? Elbette var. Son zamanlarda izlediğimiz “The Grand Budapest Hotel” (Büyük Budapeşte Oteli) bunun güzel bir örneği… Wes Anderson masalsı anlatımıyla bizi geçmişe götürerek, geçmiş ve bugün arasında bir dayanak noktası oluşturuyor. Ama genel itibariyle filmlerin çizgisi belli. Kadraja sığmayan karakterler, lüzumsuz planlar, yapay makyaj efektleri, babyfaceler ve daha gırla… Tüm bunları teknoloji başlığa altına toplayabiliriz, çünkü günümüzün trendini yakalayacağız diye, teknolojinin oyuncağı haline geldik. Mesela korku filmleri artık yeteri kadar korkutmuyor, bunun nedeni de teknolojinin başköşeye oturtulması… O kadar gülüyoruz ki korku filmlerinde, i phone mu dersiniz son model tablet mi, yoksa laptop (dizüstü) mu? Merak etmeyin hepsi var. Sosyal medyanın esintileriyle bir o yana bir bu yana savruluşumuz, filmlerin anlamlarını yitirmelerine sebep olurken, bunu görmezden gelmemize izin verenler ise, çok büyük bir yanılgıya düşüyorlar.

BENZER ÇİZGİLER

Sözün özü; günümüz sinemacıları birbirlerini taklit ediyorlar, teknolojik furyanın esirleri haline gelerek, benzer notaları filmlerine yansıtıyorlar. Nedir bu benzer notalar derseniz sıralayalım: fantastik yaratıklar, cüceler, elfler, canavarlar, uzak galaksiler ve uzaylılar… Arz ve talep dengesi ile ilintili tüm bunlar, bunu çok iyi biliyoruz. Tek dileğimiz bazı abartılı görsel efektli sahnelerin minimum düzeye indirgenmesi, aksi takdirde boşa geçen vakitlerin sonu gelmeyecek. Bazı referans filmler: “Jupiter Ascending” (Jüpiter Yükseliyor), “Hercules” (Herkül) ve “Teenage Mutant Ninja Turtles” (Ninja Kaplumbağalar), “Gone in 60 Seconds” (60 Saniye),  “Godzilla”, ve “Deep İmpact” (Derin Darbe) …

“Onlar yaptılar, ben de yapayım” diye hareket edenler, kendi yapabilirlik seviyesini analiz etmeden buldumcuk misali kafalarındakilerini aktarıyorlar, kurtarıcıları da doğal olarak teknoloji oluyor. Teknoloji her ne kadar kurtarıcı olsa da, geleceğimiz için kötü bir izlenim bırakıyor. Ama teknolojisiz de olmuyor ki! Sinema görsel-işitsel sistemle bütünleşen bir sistem olduğuna göre, tüm sinematografik öğelerin eşit oranda perdeye yansıması gerekiyor, bu da büyük tablonun şeklini ve şemalini ortaya koyuyor. Nasıl ki, resim ve yazı birbiriyle anlamlı ise, filmler de görsel sahneler ve hikâye ile anlamlı.

Bu yazdıklarımızı aslında dijital sinema başlığı altında toplayabiliriz. Analog sinemadan, dijital sinemaya geçiş sürecimiz bayağı sancılı, ama araştırmalarımız nezdinde, analog sinemanın, dijital sinemadan daha çok haz verdiğini sentezlemiş olduk. İşin en kötü tarafı da çağa ayak uydurayım derken, bilinçsizce yola çıkanlar…

Son tahlilde; Blockbuster ile başladığımız yolcuğun sonuna gelirken, teknolojiyi geniş açıdan ele alıp, sinemanın nasıl evrimleştiğini, bir şekilde özetledik. İyisiyle kötüsüyle kendilerini sinemaya adayan insanlar, öyle ya da böyle ortaya birçok proje koydular, kimi sevildi, kimi sevilmedi. Sanatsal içerikli filmlerin sayıları az olup, efektli filmlerin sayıları çok olsa bile, her kitlenin seveceği türden filmler var. Sonuçta bu bir seçim meselesi… Seçimi size bırakıyoruz.

Arzu Çevikalp

 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.