Arzu ÇevikalpDosya

James Bond Kitaplığı-Arzu Çevikalp

“Raoul Silva: Her şeyin bir ilki vardır.
James Bond: İlk defa başıma geldiğini nereden biliyorsun?”

Romandan beyazperdeye taşınan/uyarlanan 007 James Bond İngiliz ajanıdır, kökeni ise 1952 yılına dayanır. İlk kez İan Fleming tarafından yaratılan karakter, daha ilk günden itibaren dikkatleri üzerine çekmiştir. Yaratıcısı öldükten sonra bile karakter etrafında birçok roman ve küçük hikâyeler ortaya konmuştur. Ayrıca Bond dünyanın en uzun serili filmi olma özelliğine sahiptir.

Peki, şu ana kadar en iyi Bond kimdir, sorusuna nasıl bir yanıt vereceğiz, biraz onun üzerine kafa yoralım. Herkesin kendine göre bir yorumu vardır. Verilere göre konuşacak olduğumuzda Sean Connery ve Roger Moore aralarında çekişiyorlar. Bond’u canlandıran Sean Connery, Roger Moore, Pierce Brosnan, David Niven, Timothy Dalton ve George Lazenby gibi aktörler benzer notalara sahipler lakin içlerinden biri hariç: Daniel Craig.

yazar_serkanbastimar

Bond filmografisini göz önünde bulundurduğumuzda; Craig’in Bond karakterine yeni bir yorum kattığı açıkça ortadadır. Söz gelimi; Craig Bond’u kendine göre yorumlayıp, onu teknolojik çağın şartları ile çerçevelendirmiştir ki, bu olumlu bir özelliktir. Ancak bu Bond ruhuna aykırı olmakla beraber konsept dışıdır. Peki, bunu kolayca kabul ettik mi? Muamma… Bond karakteri evrilmeden 2015 yılına geldi, dolayısıyla böyle bir innovasyonun gerçekleşmiş oluşu yeni dönem izleyicisini tatmin etmiş gibi gözüküyor.

“BİR DAHA JAMES BOND’U OYNAMAKTANSA ELİMDEKİ BARDAĞI KIRIP BİLEKLERİMİ KESMEYİ TERCİH EDECEĞİM”

Bugün, 53.yılını kutlayan James Bond efsanesi halen Craig ile devam ediyor, ama burada bir parantez açmak gerek, zira Craig kısa bir süre önce şöyle bir söz sarf etmiş: “Bir daha James Bond’u oynamaktansa elimdeki bardağı kırıp bileklerimi kesmeyi tercih edeceğim”. Biz yapacağımızı yaptık, artık yoluma devam etmek istiyorum” diyen oyuncunun neden böyle bir düşünceye kapıldığını cidden çok merak ediyoruz. Acaba spekülasyon mu? Bunu sanırım hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Craig’in ağzından çıkan bir diğer laf ise şu yönde: “Bir daha Bond filmi yapılırsa ancak parası için kabul ederim.” Geldik işin en ilginç tarafına… Craig’in resmi menajerlik ajansı, aktörün “Spectre”nin ardından bir film için daha anlaşma imzaladığını açıkladı.

İçimize bir kurt düşmüş durumda! Craig şimdi ne yapacak? Sorusundan başka aklımıza bir şey gelmiyor. Demek ki; sette bazı sorunlar yaşandı, ya da Craig Bond karakterine can vermekten sıkıldı. Kimbilir belki de Bond ona ağır geldi. Genelde sette sorunlar yaşandığı zaman oyuncular hemen seti bırakıp kaçarlar, umarız Craig yoluna Bond ile devam eder, çünkü Bond kendisini zirveye taşıdı. Sanki Bond’a biraz haksızlık ediyor gibi…

Neyse diyerek geçiyoruz asıl meselemize… Teknoloji ile beraber değişimi kucaklayan yeni nesil James Bond filmleri ne yazık ki eskilerinin yerini tutmuyor. Peki neden? Nedeni cümlenin içinde saklı. Teknoloji işin içine girdi mi, filmin nostaljik ruhu zarar görüyor. Örneğini son çekilen James Bond filmi “Spectre”de gördük bunu! Filmde hep bir geriye dönüş vardı, ama aradaki teknoloji maalesef kara kedi gibiydi, negatif etki yaratıyordu. “Skyfall” ve eski seriden kesitler sunan film, sanki Bond karakterini aynen yansıtmıyordu ve bununla da sınırlı kalmayıp bizi ülkeden ülkeye gezdiriyordu. Adeta interrail ile seyahat eder gibiydik! “Skyfall” ile düşüşe geçen yönetmen Sam Mandes sanıyoruz ki, böyle bir farklılık yaratıp, bakalım yaptığım değişikliği beğenecek misiniz sorusunu bize doğru yöneltti. Beğendik mi? Cevap: teğet geçti!

MONİCA BELLUCİ’YE GEREK VAR MIYDI?

Ülkeler hakkında bilgi edinip kültürümüzü arttırdığımız doğru, fakat şunu hiç anlamadık: Niçin Bond sürekli oradan oraya misyoner gibi geziyordu? Bir önceki filmden kalan bazı eksik parçaları tamamlamasının yanı sıra, intikam ve öfke dolu bakışlarıyla bir tetikçiyi andırıyordu. Zorlama oyunculuğunu da hesaba kattık mı tamamdır! Mesela filmin bir kısmı Roma’da geçiyor diye İtalyan oyuncu Monica Bellucci’nin işi neydi? Bond’un kadınları böyle mi öne çıkarılmalıydı? Hemen hemen her filminde olduğu gibi Bellucci’yi erotik bir şekilde seyrettik, cidden de nefes kesiciydi. Ama geriye kalan kısım için aynısını söyleyemeyeceğiz.

Deyim yerindeyse; yönetmen Mandes filmi uzatmak için bazı sahneleri montajlamayarak, ne kadar dolgun bir Bond filmi yaptığını düşünse de tam tersi oldu. Geçiş sahnelerinde de bazı kusurlar mevcuttu, ama o çok gözümüze batmadı. Örneğin bazı sekanslarda Bond’u tam kadraj alarak onun karizmatikliğini, derin bakışlarını ve kıyafetlerini perdeye yaftalayan yönetmen sanki gözümüze sokmak istedi Bondu! Craig’in nam-diğer Bond’un filmde giydiği kıyafetlerini unutabilmemiz pek mümkün değil… Söz gelimi dönemin şartları Bond’un klasikliğini üzerinden attırıp postmodernizme saygı duruşunda bulunmasını sağlarken, teknolojinin baskın oluşu retro kavramını yıkıp, gelecek nesillere farklı bir Bond miras bırakıyor. Son model arabaların, pahalı giysilerin ve pahalı mekânların boy gösterdiği bir milenyum çağını ortaya koyuyor “Spectre”.

JUDİ DENCH’İN SPECTRE’DE YER ALMAYIŞI BÜYÜK BİR KAYIP

Geldik önemli mevzuya! Skyfall’da bize veda eden M karakteri Judi Dench’in “Spectre”de yer almıyor oluşu tüm bu yazdıklarımıza tuz biber ekti. Judi Dench’in yerine getirilen Ralph Fiennes’in ne yazık ki filmde esamisi okunmuyor. Dench’in çok karakteristik bir yüzü ve kendine has bir tekniği var. Sesini tonlamayı iyi bilen Dench, söylediği kelimelere vurgu yaparak Bond’un sert tarafını bastırıyordu. Buradaki Bond’un gereğinden fazla öfkeli oluşunun sebebi yeni bir M karakterinin yer alışıydı. Mademki Judi Dench’e veda edildi, o zaman flashbacklerle de olsa onu hala aramızdaymış gibi yansıtabilirdi yönetmen Mendes. Çünkü filmin bir sahnesinde Bond tüm bunları onun için yaptığından bahsediyordu, ama bir türlü filmde Dench’e dair izler bulamadık. Bulabilmeyi isterdik…

Wes Anderson’ın “Büyük Budapeşte Oteli” filminde yer alan ve büyük başarı sağlayan Ralph Fiennes burada M karakterine can vermemiş olsaydı film belki daha iyi akardı, ya da başka bir bakış açısıyla; Dench’in neden öldüğünü bize hatırlatıp sonradan ortaya çıksaydı o zaman daha etkili olabilirdi. Yine de çok kötü değildi diyerek geçiyoruz diğer söyleyeceklerimize… Bond’a hayat veren Daniel Craig, oynadığı karakteri intikam duygusuna buluyor sanki. Kişisel meselelerini ön plana çıkaran Craig daha sert olayım derken, filmin az da olsa gidişatını değiştirerek kendisini yepyeni bir Bond’un içine hapsediyor.

Netice o ki; eski Bondları ötekileştiren, izlendikten hemen sonra eğlencelik ambalajında paketlenmesine neden olan şey Bond’un insancıl görünmesiydi, ama “Spectre”deki durum bunun tam tersi, çünkü Bond sahne önünde buz gibi, seyircinin adeta kanını donduruyor. Bir türlü içimizi ısıtamıyor. “Spectre”yi bir başka açıdan değerlendirecek olursak, hızlı kurgusuyla görselliğe sırtını dayayan bazı sahneler, seyirciyi abluka altına alarak damar etkisi yapıyor, ama seyirci tam anlamıyla James Bond filmi izledim diyemiyor. Nerede o eskiler diyerek yazıyı noktalıyoruz.

 

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.