Arzu ÇevikalpDosya

Hollywood’daki gözle görülür değişim-Arzu Çevikalp

Teknolojiyi köküne kadar kullanan Hollywood sineması, dinlediğimiz şarkıların nakaratlarını önümüze koyarak hikâyeleri basitleştiriyor. Hep aynı nakaratı dinlemek insanı sıkar, öyle değil mi? Acı gerçeklerle sizi baş başa bırakmak istemezdik, ama sonuç bundan ibaret. Hikâyelere gerekli önemi vermeyen Hollywood, izlenme oranlarını düşünerek filmleri analitik bir şablona oturtuyor ki, amacının dışına çıkmamış olsun. Şartlar kolaylaştı belki, ama bu kolaylık maalesef pahalıya patlıyor, çünkü Bağımsız Hollywood sineması aldı başını gidiyor, bu da popüler anlayışın gölgede kalmasına sebep oluyor.

Son dönem Hollywood sineması nasıl bir yöne kaydı, sorusuna nasıl bir cevap veririz bilmiyoruz, ama bildiğimiz tek şey, kendini sürekli yineliyor oluşu. Eski filmleri yeniden çeken (remake) Hollywood, üretim eksikliğini bu şekilde gidermeye çalışıyor, daha da öteye giderek satış rekorları kıran romanların, satış oranlarını sıkı bir şekilde inceleyip, beyazperdeye uyumluluklarını araştırıyor. Adaptasyon kolaydır, kesin tutar diye yola çıkan yapımcılar, romanlardaki karakterleri beyazperdeye yansıtmanın zor olduğunu unuttuklarından dolayı, güzelim romanları heba ediyorlar. Ama şunu da unutmamak lazım: romanlar bazen tutuyor, bunun sebebi de doğru kişilerin ellerinde oluşları! Roman okumayı sevmeyen insanlar, adaptasyon filmleri izleyerek bilgi ediniyorlar, romanları okumuş olanlar da kıyaslama şansını elde ediyorlar. Bir taşla iki kuş misali!

 

Buraya kadar her şey çok mantıklı, ama mantığımızın kavrayamadığı bir durum var, o da şu: eski filmleri restore edip piyasaya sürmek, ya da yeniden vizyona sokmak… Türk Sinemasında bunu zaten fazlasıyla görüyoruz, lakin Hollywood’da pek aşina olduğumuz bir durum olmadığını belirtmek isteriz. Peki, Hollywood’da bu süreç nasıl başladı? 1970’lerin en iyi korku filmi olarak lanse edilen “The Texas Chain Saw Massacre” (Teksas Katliamı) filmi 03 Nisan 2015 tarihinde yeniden vizyona sokularak, restorasyonu yapılmış haliyle beyazperdeye yaftalandı. Şimdi diyorsunuz neden aynı filmi bir daha izledik diye, çok haklısınız çünkü film o yıllarda izlendiğinde daha çok zevk veriyordu, şimdi ise eskisi kadar zevk vermiyor. Sonuçta bildiğiniz bir şeyi seyrediyorsunuz. Daha iyi bir görüntüyle seyretmenin ne gibi bir artısı olabilir ki? Filmin nostaljik ruhu kaybolduktan sonra, nasıl bir anlamı olabilir anlamış değiliz. Belki filmi izlemeyenleri hedef alıyorlar, ama bu büyük bir yanlış! Aynısını bilgisayar oyunları için de yapıyorlar ve neden yaptınız? sorusuna ise şu cevabı veriyorlar: nostaljiyi yaşatmak için… İyi de nostalji bu şekilde yaşatılmaz ki… Bu olayın devamı geleceğine dair şüphemiz yok, o nedenle konuyu bu satırlara taşıdık.  Acaba tüm bunları üretemediğimiz için yapıyor olabilir miyiz, yoksa neden sürekli geçmişe yolculuk edelim? Demek ki, remake olayı artık bu noktaya kaymaya başladı. Sözün özü; eski filmleri cam gibi görüntülerle izleme konusunda artık Hollywood da atağa kalktı.

ÜTOPYA’DAN DİSTOPYA’YA KAYIŞ…

Dijital dünya ile hayatımıza sokulan filmleri şimdi şöyle bir yana bırakalım ve geçmiş ile bugün arasında bir geçit kuralım. Amerikan Rüyası ve modernizm ile şekillenen Hollywood sineması, şu sıralar çok farklı bir yöne kaydı. Eskiye ait her ne varsa çürümeye başlayarak, bazı yenilikler geldi ve bu yeniliklerin kimileri mantıklı, kimileri de mantıksız… Aslında bunların hepsi içinde bulunduğumuz durumla ilintili, değişen toplum düzeni, savaşlar, öfke, hunharlıklar ve kötülükler filmlere yansıyarak, geçmişten kopmamıza neden oldular ve olmaktalar… Mesela distopik filmlerde acayip bir artış var, aydınlığa doğru yol alamadıkça, karanlığın bizi ele geçirmesine müsaade ediyoruz, bu da günümüzdeki resmin çok iç karartıcı olduğunu ortaya koyuyor. Geleceğimizin tehlikede olduğunu bildiren distopik filmlerle, dönemin sancılarını daha net bir şekilde kavrıyoruz ve diken üzerinde yaşadığımızın bilincine varıyoruz. Aslında bu distopya olayı yeni bir kavram değil, zira distopya 1980’lerden itibaren “Blade Runner” (Bıçak Sırtı), “Brasil” ve “Dark City” (Karanlık Şehir)  ile yavaş yavaş varlığını göstererek, sinemaya sokulmaya başladı. Ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılan distopya, totaliter rejimi ya da baskıcı sistemi karakterize edip, kötü, hastalıklı ve anormal olanı simgeleyerek ‘kötü olan dünya’ olgusunu öne çıkartır. Günümüzdeki durum da bundan çok farklı değildir, öyle değil mi? Yıllar önce ön görülen tezler, bugün itibariyle sinemada hayat buldukları için, filmlerin çoğu acılardan, hüzünlerden ve melankolizmden yola çıkarak, yaşam biçimimizi bize görsel olarak izlettiriyorlar sanki…

Peki, bunların dışında gözle görülür değişiklikler neler? Hollywood sinemasındaki en büyük değişimlerden biri, türlere bağlı alt türlerin ağırlığını koyarak, büyük bir dönüşümü kucaklaması… Örneğin korkunun komedi ile birleşmesi, tarihsel fantezi, politik komedi, biyolojik korku, acid western, acid bilim kurgu, absürt komedi, dini komedi, steampunk, kaba komedi vb…

KLASİK ANLATI MELEZLEŞTİ

Klasik anlatıyı benimseyen filmlerdeki anlatılar melezleşerek, yeni türler oluşuyor ve bunların yanı sıra birçok türün harmanlanması ile de tür kırması filmler doğuyor. Anlatmak istediğimiz şu: bildiğimiz türlerden türeyen anti-türler ve bu türlerin türsüzleşmesine yol açan bazı uyumsuzluklar… Bazen filmleri hangi kategoriye oturtacağımız konusunda sıkıntıya düşüyoruz, düştüğümüz zaman da aklımıza direk “Divergent” (Uyumsuz) filmi geliyor. Nasıl ki, oradaki bazı karakterler, var olana uymakta zorlanıyorlarsa, aynısı filmler için de geçerli. Yeni bir döngüye giren Hollywood sineması, her geçen gün klasik anlatıdan uzaklaşarak küreselleşmenin getirdiği geleneklere uyarak, onun beraberinde getirdiği sorunları beyazperdeye yaftalayıp, alt metinlere de kapitalizme dair bazı notlar iliştiriyor. Kapitalizm olgusunun giderek daha fazla güç kazanması, Hollywood’un ister istemez farklı alanlara kaymasına neden oluyor. Tabi bunun öncüsü de hiç şüphesiz teknoloji!

MODERNİZM’DEN POST MODERNİZME GEÇİŞ

Gişe kaygısına düşen Hollywood, tutmuş projelere bazı ufak tefek eklemeler yaparak, piyasaya sürüyor ki, kazancı fazla olsun. Özgün projelere çok fazla yer verilmediği için, onları ancak festivallerde seyretme olanağı buluyoruz. Yukarıdaki paragraflarda da belirttiğimiz üzere, yapılan belirli değişiklikler 1990 yılına denk geliyor. Günümüz ile post-modernizm arasında kurulan ilişkide; toplumsal sisteme ait bazı kuramların belirsizleşmesi şirazedeki dengenin bozulmasına yol açıyor. Bazı dilemmalar, çözülemeyen olaylar ve belirsizlikler ve homojenik yapının yetkin olmaması sinemasal anlatımı kötü etkiliyor. Bölünmeler, ideolojik ayrımlar ve stilize çalışmaları, post-modernizmin başkalaşımında büyük bir rol oynuyor. Pompalanan bol efektli filmler mi dersiniz, yoksa hikâyelerin geri planda kalışı mı? Farklı olay örgüleri,  teknolojik efektler, türsel akım, geleneksel anlatıyı bozan film grameri ve düzensizlikten doğan düzen; filmlerin arz ve talep anlayışını baz alarak üretilmeleri de dahil olmak üzere ortaya çıkan tahlil açık ve net! İzleyici profilindeki dalgalanmalar, sinema endüstrisi açısından önemli olduğu için, sanki klasik anlatımın yeniden bir üretimi ile karşı karşıyayız. Zaten dünya değişip de sinema nasıl aynı kalabilir ki? Göz boyamak için kullanılan trüklerle hikâyelerin gidişatını başka bir yöne çeviren Hollywood sineması, izleyicilerin eğlenceli vakit geçirmeleri adına kendi metotlarını kullanıyor, ama şunu unutuyor: izleyiciler sinemayı yalnızca eğlence aracı olarak görmüyorlar, filmleri izleyerek kendilerine bazı dersler çıkarmaya çalışıyorlar.

Tüm bu yazılanların neticesinde, nasıl bir çerçeve çizdik kendimize önce onu açıklayalım. Emperyalizmin dünyayı kasıp kavurmasıyla çürüyen düzen, tıpkı distopyada olduğu gibi yenidünya krallığının kurulmasına yol açarak, geleceğin emin ellerde olmadığını hatırlatıyor, dolayısıyla bugün ve gelecek arasında gezindiğimiz gri alan da belirginleşmiş oluyor. Bu gri alanda neler var dediğinizi duyar gibiyiz. Ego ve kibir… İnsanların önce egolarını yenmeleri ve en büyük günahlarından biri olan kibirlerinden vazgeçmeleri gerekiyor, o zaman kirlettiğimiz geçmişimizle barışarak, beyaz bir sayfa açabiliriz, yoksa nice distopik filmler izlemeye devam edeceğiz ve bize sunulan filmleri gerçek hayatta yaşamaya başlayacağız.

 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.