Arzu ÇevikalpDosya

Hiel Hitler!-Arzu Çevikalp

Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir anti-semitist olmaya karar verdim (Adolf Hitler)

“Septisizm” size ne ifade ediyor sorusuyla söze başlamak istiyoruz. İlk defa Kahlbaum tarafından kullanılan bir kelime olan septisizm; Alman psikiyatristi Emil Kraepelin’e göre bir hastalıktır ve hastaları tedavi etmek için kullanılmıştır. Net bir şekilde ifade etmek gerekirse; olayların geri planında ya da madalyonun görünmeyen yüzünde, bilinmeyen bazı olgular olduğuna inanılır. İnsanı bastıran/baskılandıran, sosyal yaşamı darmadağın eden ve ilişkileri körükleyen bu inanış biçimi; mutlak bilginin varlığını reddederek mutlak gerçeğin bilinemeyeceğini öngörür.

Bu şu demektir; eğer doğru bilgiye ulaşılamaz önermesi doğruysa, bu en az bir doğrunun varsayıldığı anlamına gelir ve az bir doğru varsa septisizm kendi kendini yalanlar. Kısacası; Septisizm var olan her türlü bilgiye kuşku ile yaklaşan düşünce sistemidir.

yazar_serkanbastimar

Ibni Sina ve Ernest Renan bakın bunu hangi sözleriyle tamamlar: “Tanrım, eğer bir tanrı varsa, ruhumu kurtar, eğer bir ruhum varsa.” (Ernest Renan), “Şüphecilik, hastalıktır” (Ibni Sina). Aynı zamanda şüphecilik agnozimin babasıdır. Sözün özü; septisizme inanıyorsanız hayatınızdaki her şeyden, hatta hayatın kendisinden bile şüphe etmeye başlarsınız.

Bunları niye mi anlattık? Çünkü septisizm inancından doğan skeptik kelimesi Almanların ve Alman Sinemasının en önemli yapı taşıdır. Peki, Almanlar neden skeptiktir? Sebebi şu: Almanya’yı faşist kurallarla kuşatan Hitler, halkına zamanında sert bir baskı uyguladığı için, halk bütün olaylara skeptik olarak yaklaştı. Bu onların doğasında var! Geçmişi kolay kolay unutamayan bir toplum olarak nam salan Almanlar oldukça disiplinli ve katıdırlar. Bu da yine Hitler’den gelen bir kötü özelliktir. Alman disiplini; Nazi toplama kampının girişinde yer alan “arbeit macht frei” (“çalışmak özgürlük getirir”, “çalışmak özgür kılar”, “çalışmak insanı özgürleştirir” )  düsturuyla elde edilen bir kuraldır.

Hazır konu Nazilerden ve Hitler’den açılmışken devam edelim. Hitler birçok sinema filmine konu olmuş tarihin en katı diktatörlerinden biridir. Bu katı diktatörü konu eden “Woman In Gold” (Altınlı Kadın) ile “The Man from U.N.C.L.E” (Kod adı: Uncle) filmlerini huzurlarınıza getiriyoruz.

ALTINLI KADIN VE YAHUDİLER

“Woman In Gold” Hitler’in Yahudilere karşı yaptığı soykırımı anlatıyor (Referans: giriş paragrafındaki Hitler’in sözü) Filmdeki Maria Altmann isimli karakter yaşadığı yerin Nazi kuşatması altına alınmasıyla Viyana’yı terk etmek zorunda kalır ve 60 yıl sonra Viyana’ya geri döner, sebebi de Nazilerin el koydukları aile mirasını geri almak isteyişidir. Flashbacklerle bizi sürekli Hitler’in dünyasına ışınlayan film, Nazilerin Yahudileri hunharca katledip onlara nasıl eziyet ettiklerini gösteriyor, hem de trajik bir biçimde! Naziler Yahudilerin ellerinde ne var ne yoksa hepsini topluyor. Sanatın Yahudiler için önemli olduğunu ve sadece sanatla avunduklarını düşünmekten aciz olan Hitler’in komutası altındaki Naziler, sanat eserlerini paramparça ediyorlar. Kısacası Yahudilere ne yaşam hakkı, ne de nefes alacak bir alan bırakıyorlar. Filmdeki Yahudiler bari sanat eserlerimizi götürmeyin diye haykırırlarken, Naziler aldırış dahi etmiyorlar.

Beyinleri yıkanmış insanlardan başka ne bekleyebilirsiniz ki? Onları robot olarak tanımlayabiliriz, çünkü robottan farkları yok. İçlerinde en ufacık bir acıma duygusu yok! İnsan duyguları olan bir varlıktır, ama bazen o varlık o kadar hissizleşiyor ki, ne yapsanız nafile. Şu bir gerçek ki, insan kendisine yapılan kötülükleri unutmaz, sadece unutmuş gibi yapar, o kötülükler beyinlerinin bir yerinde saklıdır ve belirli zamanlarda yüzeye çıkarlar. Tıpkı Maria Altmann karakterinde olduğu gibi…

Kadere razı gelip geçmişe çit çeken insanlara ders veren film, bazen son raddeye kadar savaşılmasının önemli olduğunu vurgulayıp, yapılanları sineye çekmemek gerektiğini dile getiriyor. Olanı kabul etmemizin ötesinde, bize insan olduğumuzu hatırlatan film, kötülüklerin bu dünyada kalmayacağını ve yeri gelince bizi cezalandıranların derslerini alacaklarını sert bir şekilde ortaya koyuyor. Ne ekersen onu biçersin diye boşa dememişler! Bir bedel varsa er ya da geç ödenecektir, önemli olan güçlü ve sabırlı bir şekilde dimdik ayakta durabilmek.

ÇOCUKLAĞA YANİ ÖZE DÖNÜŞ

Gelelim diğer filme… “The Man from U.N.C.L.E” Hitler’in nasıl Hitler olduğuna dair izler taşıyor. Hitler nasıl Hitler oldu diye soranlara açık bir şekilde yazalım: Çocukluğundan beri sorunlar Hitler’in peşini bırakmadı, o gözler neler gördü neler… Yaşadıklarını unutamayan Hitler ileride diktatöre dönüştü, çünkü o kötü anılar belleğinin bir yerinde kazılı kaldı. Bilinçaltında kök salan düşüncesi ise şu şekildeydi: “Bana çok kötü şeyler yaşattılar, ben de bu yüzden aynılarını size yaşatacağım.” Yani size neler edeceğim neler gibi özetleyebiliriz bu düşüncesini… Beyni hastalandığı için, böyle düşünmesi çok normaldi, acaba tüm bunların farkında mıydı, yoksa kendini sorunsuz mu hissediyordu? Tüm bunları güçlü olmak için mi yapıyordu? Aslında bastırılmış duyguları nedeniyle zalimdi. Bir önceki paragrafta dile getirmiş olduğumuz ne ekersen onu biçersin atasözünü Hitler’e uyarlamamız mümkün… Hitler kötü şeyler ekip, kötü şeyler biçti. Seri katillerde de benzer durumlar var. Orası ayrı konu…

Bu filmi özel kılan eski hareketli görüntülerle Hitler’in çocukluğunu göstermesi… Genelde Hitler’i anlatan filmlerde Hitler’in yaptığı şiddet perdeye yaftalanır, ama burada o yok, çünkü bize iletmek istediği mesaj geçmişte başımıza gelen kötücül olayların acısının günümüzde çıkıyor oluşu… O olaylar günümüze öyle bir etki ediyor ki, hayatımızı adeta dört parçaya bölüyor sanki… Şiddet eylemlerini seyircinin gözüne sokmadan Nazi toplumunda meydana gelen olayları aktarmak bir hayli zor, bu yüzden film bunu psikolojik gerilimle seyirciye aktarıyor. Zaten psikolojik derinliği olan filmlerin yeri hiçbir şeyle doldurulamaz. Hikâye bize, Hitler size çok acı çektirdi, ama bunun önemli bir nedeni vardı diye belirtmek istiyor. Bir taraftan Hitler hakkında bilgi edinip, diğer taraftan da filmin başkarakteri olan casusun maceralarını seyrediyoruz. Yan hikâyeler birbirine güzel bir şekilde bağlanmış. Bu da bize kurgunun başarılı bir şekilde kotarıldığını gösteriyor.

Genel itibariyle; “The Man from U.N.C.L.E” filmini öze dönüş filmi olarak ele almamız mümkün… Özetle; Sherlock Holmes filmleriyle yükselişe geçen yönetmen Guy Ritchie yaşadıklarından ötürü septisizm akımına yönelen Hitler’i filmin ana merkezine oturtarak bize septik psikiyatride yer alan dört maddeyi hatırlatıyor:

1-Kıskançlıkta kişi aldatıldığına dair yoğun bir şüphe içindedir.
2-Büyüklenmeciliğe göre; kişi büyük iddiaları, örneğin buluşları olduğu inancını taşır ve başkalarının kendisine engel teşkil ettiğini öne sürer.
3-Bedensel şüphecilikte kişi örneğin bedenin bir takım parazitlerin olduğu inancındadır.
4-Erotomaik şüphecilikte kişi bir takım ünlü şahsiyetlerin kendilerine âşık olduğunu düşünür.

Yazıdan çıkan neticeye göre; içimizdeki şiddetin geçmişimizle ilintili olduğunu dile getiren filmler, blokajları temizlemediğimiz sürece, bizi tüketeceğini dile getirip, travmalara karşı önlem almamızın doğru olduğunu öngörüyor. Bunu şu şekilde düşünebiliriz: nasıl ki bilgisayarda bazı verileri tamamen siliyorsak, beynimizden de aynı şekilde silmeliyiz ki, ileride bize engel olmasınlar. Ruhumuz su misali berrak olduğunda, hayatımızda aynı ölçüde berrak olacak.

Sinematerspektif dergisinde yayınlanmıştır. 

4 Yorum

  1. Faşizmi, faşizmin filizlenip yeşerdiği toplumsal düzen ve bireylerin bilinç altındaki izlerini anlatması bakımından değerli bir yazı. Teşekkür ederim emek ve güzel yazınız için…

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.