B filmlerDeğerlendirme

Sonsuza Kadar Yatabilen Ölü Değildir!

We Shall dive down through black abysses… and in that lair of the Deep Ones we shall dwell amidst wonder and glory forever. (Biz kara uçurumlara doğru dalış yapıyoruz ve o derin olanların sığınağında sonsuza kadar şaşkınlık ve ihtişam içinde yaşayacağız) H.P.Lovecraft

 Sanırım 5 yıl önceydi. Küçükyalı’da hep gittiğim sahaflara takas edeceğim kitaplarımı götürüyordum. (O dönemler sürekli yeni kitap almaktansa okuduklarımı takas ediyordum). Takas ettiğim kitapların karşılığında bir sürü kitap almıştım ve aralarında bu filmi izlememe, yazarının fanı olmamı sağlayan “Dost Kitabevi Yayınları’ndan çıkan H.P. Lovecraft toplu eserleri 3.cildi de vardı”. Kitabı elime aldığım gibi sarsılmış ve 3.cildi bitirdikten sonra Lovecraft açlığımı doyurmak için 1 ve 2.ciltleri de edinmiştim. Ben ki en babayiğit korku filmlerinde bile kolay kolay gerilmeyen (o dönem için geçerli bu söylediklerim) biri olarak, kitap satırlarında boncuk boncuk terlediğimi ve yaratılan doğa üstü kurgudan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Sanki bir sihir gibiydi… Çoğu hikayesinde Lovecraft’ın bir şey göremezsiniz ama insan zaten görmediği, bilmediği şeyden korkmaz mı? Yazarımız daha 1900’lü yılların başında korkutma sistematiğini çözmüş ve siz kendi tasvirlerinizi, hayal gücünüzle birleştirirsiniz bu şeytani hikayeleri okurken. Şimdi günümüzde de bolca göstermeden korkutma yöntemi hem edebiyat, hem de sinemada Lovecraft’ın açtığı yoldan ilerleyip onun ekmeğini yemeye devam ediyor.

“Delilik Dağları’nda, Charles Dexter Ward Vakası, Cadı Evindeki Düşler, Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu, Dagon, Herbert West:Diriltici, Dunwich Dehşeti, Erich Zann’ın Müziği, Cthulhu’nun Çağrısı” ve daha bir çok Lovecraft hikayesini sindire sindire okumuştum. Daha sonra her Lovecraft hayranı gibi bunlar bana yetmez oldu ve hayatını araştırdım. En sonunda sinemaya uyarlanmış Lovecraft esintileri ile karşılaştım. Bugün de zaten konumuz Lovecraft kısa hikayesi olan “Dagon” film incelemesi. Filmden bahsetmeden önce yazar hakkında bazı ufak bilgiler vermek istiyorum. Bu bilgiler, dahilik ve delilik sınırlarında gezen yazarın iç dünyasını, kişiliğini anlamamıza bir nebzede olsa yardımcı olacaktır.

Lovecraft, küçük yaşlarda Pagan olduğunu mektuplarında itiraf etmiştir. Ormanda kendisinin yaptığı sunaklarda; Pan, Minerva, Apollo gibi tanrılara kurbanlar armağan ettiğini (küçük hayvan ya da hikayelerinde geçen objelerden olma ihtimali var) daha sonra ise araştırmalarından sonra bir Ateist, materyalist olduğunu belirtir. Lovecraft’ın örnek aldığı yazar Edgar Allan Poe’dir. Dagon adlı kısa hikâyesinde Jonathan Swift’in eseri Güliverin Gezileri ile birlikte Poe’de anılmıştır. Hikayelerinde geçen Necronomicon adlı kitap günümüzde hala birçok insanın aradığı hayali bir kitaptır. Yazarına defalarca bu kitap sorulmuş ve her seferinde böyle bir kitap olmadığı, sadece kurgudan ibaret olduğunu söylemiştir. Fanatikliği adeta holiganlığa döndüren bu kişiler acaba bu kitabı niçin aramaktalar ve ne amaçla kullanacaklardır; hayal gücümü zorlayan meselelerden biri de budur.

Necronomicon’dan bahsetmişken, içinde türlü türlü kozmik varlıkları çağırmaya yarayan kötücül, lanetli sırlar barındıran bu kitabın yazarı Arap Al Hazred’de konuşmaya değerdir. Hikayelerinde geçen bu zat, yine birçok “Cthulhu” dinine mensup kişinin peygamberidir adeta. (Cthulhu,Dagon, Nyarlotep gibi varlıklara inanan biri ile tanışmıştım, önceleri şaka yaptığını sandığım kişi gerçekten de bir gün Cthulhu’nun uykusundan uyanacağını söylüyordu. Ayin falan yapıyormuş özel zamanlarda. Her görüşe saygım sonsuz.) Ph’nglui mglw’nafh cthulhu r’lyeh wgah’nagl fhtagn (R’lyeh’deki evinde ölü Cthulhu düş görerek bekliyor) gibi bir kozmik dil üretmiştir Lovecraft. Rivayetlere göre Necromonicon’u bulan kişi bu sözleri tekrar edince sonsuz uykusundan uyandirabilecektir Cthulhu’yu… Aklıma Candyman (Şeker Adam) filmindeki Tony Todd geldi. Yasaklı sözleri söyle, laneti uyandır. Sonra al başına belayı. Portland şehrinde, 25 yıldır devam eden H.P. Lovecraft Film Festivali & Cthulhucon isimli film festivalide tüm Lovecraft hayranlarına, korku severlere kapılarını açıyor. Kısa filmler, workshoplarla ve birçok etkinlikle özgün ve ayrıksı bir festivaldir. Her sene Lovecraft’ın eserlerinin uyarlamasını kısa film olarak birkaç yapımda görebiliyoruz bu festivalde. Bu kadar bilgiden sonra Dagon hakkındaki görüşlerime geçebiliriz.

IMBOCA ÜZERİNDEKİ GÖLGE

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; yönetmen Stuart Gordon’un Dagon filmi; Lovecraft’ın Dagon ve Innsmouth’un Üzerindeki Gölge hikayelerinin birleşimi ve yeniden tasarımı. Gordon, Dagon hikayesiyle filmin çatısını oluşturmuş. Innsmouth’ un Üzerindeki Gölge’nin de olay örgüsünü filmine yedirmiş. Dagon hikayesinde anlatılan isimsiz savaş esirinin, esir kampından kaçıp, Ekvator bölgesinde olduğunu zannettiği bir adaya ayak basmasını, sonrasında bu adada yaşadıklarını ve gördüklerini okuruz. Lovecraft’ın en kısa hikayelerinden biridir ama anlattıklarıyla insanın tüylerini diken diken etmeye yeter bu kısalık. Hikâyenin sonlarına doğru adada sunak alanı olduğunu fark eder kahramanımız. Anlarız ki bu, kadim tanrılardan biri olan Dagon’a tapınma kültüdür. Hikâyenin sonunda sudan çıkan balık adamı da görürüz. Tasviri oldukça iyidir. Adamın açlıktan gördüğü sanrılar mı yoksa gerçekten dünyada böyle habis varlıklar var mıdır onu okura bırakır Lovecraft. Yönetmen bu tanrı Dagon fikrini alır, ‘Innsmouth’un Üzerindeki Gölge’ hikayesine eklemlendirir. Innsmouth’un üzerindeki Gölge hikayesinde ise; İnnsmouth kasabasına giden talihsiz kahramanımızın, başından geçen gizemli olayları konu edinir. (Lovecraft’ın hayatta iken basılan tek eseri olma özelliğini taşır.) Neticede Lovecraft hayranları için bu iki hikayeyi okuduktan sonra, hikayedeki atmosferi görsel olarak yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftandır Dagon filmi. Dagon tamamıyla Lovecraft hikayelerinin tekinsizliğini barındırıyor. Yine aynı yönetmenin çektiği “Re-Animatör” filmi gibi komedi unsurları yok. Ama başrol oyuncusu Ezra Godden’in oynadığı Paul Mars karakteri “Woody Allen” tarzı komik bir karakter olarak yazılmış. Gözlüğü, yaptığı mimikler bu tasarıyı kuvvetlendiriyor. Yine de film gotik unsurlarıyla korku janrasının önemli yapımlarından biri. Oyunculardan Brigit Bofarull, Macerena Gomez ve Ezra Godden’in ilk filmi olması filme gölge düşürmemiş, ama onlardan mükemmel oyunculuklarda beklemeyin.

Dönemine göre (2001) görsel efektler sığ duruyor. Mesela Dagon’u görmek isterdim. Sadece final sahnesinde yüzgeçlerini görebiliyoruz. Hellboy filmlerinde ki gibi maket-makyaj teknikleri kullanılabilirdi. Ama 4.200 € olan bütçeyle Del Toro’nun stüdyo işi Hellboy’u arasındaki ekonomik uçurum buna engel olmuş olmalı. Birçoklarının aksine balıkadam halkının kıyafetlerini ve yürüyüşlerini sevdim. Sonuçta eskiden bu halk insandı ve gün geçtikçe vücutları deformasyona uğradı. Bu form değiştirmenin, fiziki olarak götürüleri mantıklı bir şekilde tasvir edilmiş. Stuart Gordon birebir aslına sadık kalmamış ‘Innsmouth Üzerinde’ki Gölge’ hikayesinin. Hikâyede kasabaya otobüs yolculuğu ile gelen karakter, filmde 4 kişinin yaptıkları yat yolculuğu esnasında, havanın bozması ile İmboca kasabasına çıkmak zorunda kalmaları üzerinden şekilleniyor. Bu arada İmboca, Lovecraft’ın hayali kasabası olan Innsmouth’un İspanya kıyı kasabasına evrilmiş hali. Yani yönetmen bu hamlesiyle daha en başından Lovecraft hikayesinden ayrılacağının sinyallerini veriyor (bu ayrılış keskin bir ayrılış değil). Daha öncede belirtmiştim; Dagon filmi ne Dagon hikayesin ne de Innsmouth Üzerindeki Gölge hikayesinin birebir uyarlanmış hali. İki hikâyenin harmanlanıp, yönetmenin hayal gücünün parçalarından mütevellit. Aslında 1988 yılında kurulmuş olan “Full Moon Entertaiment ”1990 yılında “Shadow over Innsmouth” un yapımcılığını üstlenmiş ve Craig Hammond’a senaryoyu da yazdırmış. Ancak film ne yazık ki, post-prodüksiyon aşamasında kalmış ve hiçbir zaman filme çekilmemiş. Hikâyede karakterin otel odasındaki yaşadığı bölüm filmde birebir var. Mekân tasarımı çok hoştu. Belki de bütçesinin bir çoğu otel iç tasarımlarına gitmiş olabilir (Kilise ile birlikte). Bunun haricinde balık adam , kasaba, kilise hikayede okuduğum bu yerler; güvensiz, loş, olabildiğine pis ve ölüm kokan yerler olarak güzel lanse edilmiş. Lovecraft yaşasa ve sinemada bu filmi izlese bence beğenirdi.

Filmin aksayan yönlerinden biri de oyunculuklar. Ezequiel rolünü oynayan “Francisco Rabal” haricinde diğer oyuncuların performansını düşük buldum. Ama bu filmi çok fazla etkileyen bir unsur değil. Emektar oyucu Francisco Rabal film çekimleri bittikten sonra kısa bir süre sonra ölmüş. Filmin bitiş kredilerinin öncesinde zaten filmin Rabal’a ithaf edildiği yazısını görüyoruz. İmboca’nın Hristiyan Kilisesi yerine “Esoteric Order of Dagon” adlı bir kilise inşa edilmiş. Daha önce de dediğim gibi mekân tasvirleri çok başarılı. Hatta olması gerekenden de satanik. Ama bu mekânları biraz daha fazla görmek isterdim. Hele ki kilise de bulunan dev gözüne benzeyen sembolü film için özel yarattıklarını öğrenince şaşkınlığım daha da arttı. Son sahne kilisede olabilirdi! Birde şunu belirtmek istiyorum, birçok filmin remake versiyonunu izledik. Hatta çoğu da rezil yapımlar ve para kazanmaya yönelik oldukları için muhtevadan eksikler. Yıllardır düşünüyorum neden Dagon, Cthulhu filmleri büyük prodüksiyonlarda çekilmiyor.  Şu dönemde hazır azımsanmayacak korku izleyicisi de varken bence koyduklarının üç katını alır yapımcılar. Kolaysa sen yap dediğinizi duyar gibiyim. Lovecraft hikayelerinden birini kısa olarak çekmeyi düşünmüyor değilim aslında…

Lovecraft hikayelerinin tarihi gerçeklikleri olduklarını da belirtmeliyim. Dagon aslında tarihi kaynaklar da geçen bir tanrı. Yahudi Hristiyanları’nın İncili’nde  geçer ve ve Baal’ın ( Diablo oyununu oynamış olanlar bilecektir) babası olan yarı balık/yarı insan tanrısının ismidir. Dagon Peygamber Yonah’ın gönderildiği Ninevah Asurileri tarafından tapılmış vaktiyle. Kim bilir o dönemde neler neler olmuştur? Filmde ki kurban sahnelerinin bol kanlı olduğunu söyleyenler olmuş. Daha fazlasını kendi döneminde zaten yaşamış olmaları muhtemel. Mayalarda da görmüştük kurban ayinlerini. Bu gibi toplumlar da bereket için kurban vermek çok normal. Filmde de balıkçılıkla geçinen kasabanın kıtlık dönemindeyken Hristiyanlıktan, eski Pagan inanışına geçtikleri sahneler çok doğal ve inandırıcı. Bir Gore filminden beklenenden daha az kanlı bile bu insan kurban etme sahneleri…

Filmin büyük bir kısmı el kamerası ile çekildiği için dokulara daha fazla nüfus ediyor. Filmle ilgili ilginç bir ayrıntıda var. Filmin yapımcısı ve kendisi de kült bir korku filmleri yönetmeni olan Brian Yuzna, eşi Kathy ile arabasıyla yolculuk ederken, silahlı biri tarafından önleri kesilmiş. Çektiği filmlere yakışır bir hareketle Yuzna kendisine doğrultulan silaha hamle yapmış ve arabanın dışında boğuşmaya başlamışlar. Eşi Kathy bu sırada silahlı adamın kafasına cep telefonu ile vurmaya başlamış. Filmde de Paul kasabadan kaçmak için araca binmeye çalışır, ama aracın şoförü tarafından yolu kesilir. Bu sahnede o şoförden kurtulmak için kafasını telefonla defalarca eziyor. Filmin akışına biraz ters gelen bu sahne gerçekleri öğrendiğimde yüzümü güldürdü. İnce bir yapımcı dokunuşu olmuş. Dikkatimi çeken güzel bir detayda, sadece Lovecraft antolojisini okuyanların bilebileceği bir nüans olan Paul’un giydiği, önünde “Miskatonic” yazan kazağı. Miskatonic Üniversitesi Lovecraft’ın hikayelerinde geçen, kurgusal bir üniversitedir. Aynen “Arkham” şehri gibi. Muhtemelen Paul’da bu üniversiteden mezun olmuş olmalı. Bu gibi küçük hediyeler benim gibi Lovecraft fanlarının gözünden kaçabileceğini sanmıyorum.

 RUHUMU SATTIM DAGON’A TAPTIM

 Satırlarıma son vermeden önce, Brian Yuzna, Stuart Gordon gibi önemli yönetmenlerin eserlerinin mutlaka izlenmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Seksen yaşını aşan bu iki yaşlı kurt artık çağın gerisindeler ve onlardan bu yaşlarında film yapmalarını çok da beklemiyorum. Yine de bu iki yönetmenin bazı filmlerine burun kıvıranlara, Edgar Allen Poe ve Lovecraft eserlerinin film versiyonlarını çekmiş ve başarılı olmuş yönetmen var mı diye de sormak isterim? Film içinde söyleyebileceğim; Lovecraft eserlerini okumamış olsanız bile izlerken keyif alacağınız, B-movie özelliklerine fazlasıyla sadık bir film. Düşünün ki baş karakter tek kelime İspanyolca bilmiyor ve bilmediği dilin konuşulduğu kasabada sıkışıp kalıyor. Zaten dil bilmemesi başlı başına kaos yaratmışken, üstüne birde halkın yüzgeç ve solungaçlardan oluşma balık adam (kurbağa adam diye de geçer) olmaları onun dil problemi içinde çok da kaygılanmamasını sağlıyor. Sürekli yağmurun yağdığı, kaçacak bir yerin olmadığı bu adada inanın filmin sonuyla dehşete düşeceksiniz. Sürpriz sona hazır olun diyorum…  İyi Seyirler…

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Umut Uçan

Umut Uçan

Sinema yazarı
24 yıldır Sunset Limited treninde seyahat etmekte, Gambitle karşılıklı poker oynamak en büyük hayali, Christoph Waltz abinin oyunculuğuna hayran. Anime canavarı, bir günde One Piece'i bitirdiği rivayet edilmekte. Film incelemeleri yaparak mutlu mesut yaşamakta. Şimdi de Sinegazate ailesine katılarak yeni maceralara yelken açmış bulunmakta...