Değerlendirme

Sinema-Aynur Kulak

aynur-kulakKendimi hiç farkında olmadan kaptırdığım ‘O Evreni’ yazmaya hazırlanıyorum. Kendimi kaptırdığım için mutlu olduğum, çok sevdiğim hatta bağımlısı olduğum ‘O Evren’ beni her seferinde kendisiyle beraber sürükledi. Çoğu zaman bağımlısı olduğum için eleştirilsem de bu sürüklenmeye razı oldum,  rıza gösterdim. Çünkü bağımlılıklar kötüdür. Fakat O değildi.

Bana hayatınızda bir defa bile farkında olmadan kendinizi kaptırdığınız bir şey söyleyin.  Aşk diyebilirsiniz hemen. İllaki bir defa dahi olsa düşmüşsünüzdür Aşk’a çünkü. Fakat ben böyle bir genel cevap istemiyorum. Aşk denmesine aşinayız artık, duymuyoruz bile bazen telaffuz edilirken.  İsim söyleyin. Âşık olduğunuz kişinin ismi neydi?  Hatırlıyor musunuz? Hatırlayın, ısrar ediyorum.

Israr ediyorum çünkü çok kısa dahi sürse, eğer adını hatırlıyorsanız bir bağımlılık yaşamışsınız demektir. Bağımlılık böyle bir şeydir. Bağımlı olduğunuz ‘şey’ ile aranızda geçen her şeyi yıllar sonra olsa bile hatırlarsınız. Ya da okurken vurulduğunuz sonra yazarına da vurulduğunuz bir kitap adı söyleyiniz. Yine ilk vurulduğum kitap demelisiniz. İlk olmalı, sonra yazarının da bağımlısı olduğunuz, farkında olmadan yıllar ve yıllar boyu peşinden gittiğiniz. Var mı böyle bir kitap veya yazarınız? Hatırlıyor musunuz?

Hatırlıyorsunuz tabii; herkes bağımlısı olduğu ‘o şeyi’ hatırlar.

Ben hatırlamıyorum.

Fakat yukarıda da yazdığım gibi; kendimi hiç farkında olmadan kaptırdığım ‘O Evreni’ yazmaya hazırlanıyorum. Hatırlamak için. Hatırlamak istiyorum. Yazmaya hazırlandığım O dünyaya ne zaman girdim? Siyah beyaz mıydı ilk seyrettiklerim, renkli mi? Sessiz miydi? Sesli mi?

Bildiğim tek yöntemi kullanacağım; yazarak hatırlamaya çalışacağım.

Yazmaya başladığım günlerde fark ettim ne kadar çok film seyrettiğimi. Okumaya o kadar odaklıydım ki, edebiyata dair olan her şeye; okuduğum bütün o kitaplarla birlikte bir o kadar da film seyrettiğimi yazmaya başladığımda fark ettim.

Sinema.

Kendimi kaptırdığım ‘O Evrendi.’

Romanımı yazarken şunu fark etmiştim. Her paragraf, her diyalog bir film sekansı gibi gözümde canlanıyordu önce. Bu her yazar için böyledir. Kafanın içinde canlıdır her bir karakter, mekân, mizansen, her şey. Kafanın içindeki görüntüleri bir film izler gibi izler, çoğu kez durdurur, düzeltir, olmasını istediğin şeyi kendi kendine anlatır sonra kafanın içinde tekrar canlandırırsın. Aynen bir film setinde olduğu gibi… Bazen görüntüler üst üste biner, ne yapacağını şaşırırsın, hiç birini atmak istemezsin; hepsini sen düşünmüşsündür çünkü sen çekmişsindir/yazmışsındır.

Çekmişsindir tespitiyle yazmışsındır gerçekliğidir edebiyat/sinema. İnce, zarif bir çizgiye dairdir var olacak olan eser.

Sinema yüz yılı devirdi. Belki de iki yüz yılı. Aslında başlangıcı tam olarak bilemediğimizi düşünüyorum. İlk ucu nereye kadar uzanıyor Sinema’nın? Uçsuz bucaksız olan bu evrende bir yolculuğa çıksak nereye varırız? Varılan bir yolculuk mudur Sinema? Henüz başlangıç kısmında sorulan bu sorular sonsuz bir ummanla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Sinema adına düşündüklerimi detaylıca yazmaya geçiyorum.

İnsanda merak duygusuyla baş gösteren görme, gösterme, izleme, seyretme, takip etme meselesiyle hayvanın avlanma içgüdüsü baş gösterdiğinde sergilediği seyretme, izleme, takip etme içgüdüsü neredeyse aynı. İnsan için merak duygusuyla seyredilen bir şeyle, bir hayvanın açlık ihtiyacıyla avını seyretmeye başlaması (temelde olmasa da )öncelikle izleme arzusundan ileri gelen bir güdü çünkü. Bu güdüyü insan (mümkün olduğu kadar) terbiye ederken; hayvan (hiçbir zaman mümkün olmayacak şekilde) terbiye edemiyor. İnsanın mümkün olduğunca terbiye ettiği bu güdüler sanatı, en çok da Sinemayı var etti.  Mümkün olduğunca var etti, tam değil; insanın yaratıcısı olduğu her şeyde o ilkel kısım bir parça dahi olsa hala var. Durum böyle olmasaydı o şahane sinema filmleri yaratılamazdı. Sanat yaratıcı gücünü küçük de olsa terbiye edilmemiş şekilde duran o ilkel yanından almıyor mu zaten?

İzleme arzusu: Karşı taraf sizi görmeden sizin onu izlemeniz… Tarif edilemez bir duygudan ziyade, tarif edemeyeceğimiz bir çeşit hipnoz. Gizli olana bakmak veya gizlenerek bakmak; karşı taraf sizi görmediği halde sizin onu izlemeniz.  Elimizde bir kâse çekirdek gözbebeklerimiz televizyona kilitli halimiz ile bir hayvanın gözbebekleri sadece avına kilitli bir halde koşmaya başlaması arasındaki aynılık şaşırtıcı. Aynı güdü söz konusu, aynı arzu, aynı merak, aynı izleme isteği.

Bu sebeplerden mütevellit sinema büyülü bir mecra; içine girdiğiniz zaman vazgeçemeyeceğiniz tadını aldığınızda tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz bitmek tükenmek bilmeyen bir umman. Bu ummanın içine ne zaman girdim ben?

Seksenli yılların başında TRT Pazar sabahları kovboy filmleri yayınlardı (ki hala var) ve Kara Şimşek. Kovboy filmlerini ve Kara Şimşeği hiç gözümü ayırmadan izlediğimi çok net hatırlıyorum. Tabii ki sinemaya da gitmek isterdim. Birileri giderdi çünkü ben de özenirdim. Sinemaya giderek izlediğim ilk film Rain Man. Yıl 1988. Heyecanımı bugün bile anlatamıyorum.

Seksenli yıllardan bugüne izleme arzumuz büyük değişimler geçirdi.  Hızla yaşanan değişimlerle beraber seyrettiklerimiz, algılarımız çok farklı artık. Bir filmi izlemek için haftalarca beklerken, bugün filmleri, henüz vizyona girmemişken internetten izleyebiliyoruz. Sinema; seksenli yıllar düşünüldüğünde, inanılmaz boyutlara geldi. Böyle olacağını düşünebilir miydik hiç?

Sinema başlangıcından bugüne gelindiğinde O’na gönül verenler ve O’nu yaratanlar için hala ideal olma özelliğini korusa da bir sektör artık. Bunu yadsıyamayız, görmezden de gelemeyiz; hiçbir şeyin yerinde saymasını bekleyemeyiz. Özellikle bu bir sanat dalıysa, sinemaysa…

Artık sektör halini almış sinemada gelinen noktaya bakalım. Amerika sineması, Avrupa sineması… Bu iki kıta sineması dünya sineması içinde çok farklı yerdeler. Yazdıkları senaryolarla, çektikleri filmlerle, bütçeleriyle; sınırsız hayal kurma ve bu hayalleri projeleri dikkate almalarıyla, birbirlerine sahip çıkmalarıyla, ödül törenleriyle, onore etmeleriyle başlı başına dünyaya hitap eden ve yönlendiren bir sektör onların ki. Daha iyisi, daha orijinali olmadığı için herkese ‘sinema budur işte’ dedirtecek kadar sinema sektörü avuçlarının içinde.

Peki, biz de durum nasıl? Türk Sineması ne noktada?  Biz de sektör nelerden, nerelere geldi?  Sinema okullarımız ne âlemde? Sinema adına hayallerimiz neler?

İç güveysinden hallice.

Dünyada ne olup biterse bitsin fark etmiyor;  Türkiye sadece sinemayla ilgili değil sanatın hiçbir dalında çok ciddi ataklar gerçekleştiremiyor. Her dönemde olduğu gibi Türk sineması bireysel (Yani bağımsız sinema) olarak güzel filmlere imza atıp uluslararası festivallerde parlayarak yolunu bulmaya çalışıyor. Türk sinemasının durumu bireysel ideallere kalmış durumda. Bu durum maalesef henüz oluşmamış olan Türk Sinema sektörünü kolektif olarak hiçbir yere götürmeyecek. Çünkü bu bireysel idealler dışında yapılan filmlerde ne bir başarı yakalanabilecek ne bu filmleri pazarlamada bütçeye bir katkı (Uzun vadede fayda anlamında) sağlanabilecek ne de bütün bu işlerin yansıması olan eleştiriler Türk Sineması’nı geliştirme odaklı olacak.  Amerika ve Avrupa Sineması’nda olduğu gibi (Hatta Kore, Hindistan vb… sinemalar)  bir bütünden bahsetmek o kadar zor ki!

İlla bir bütünden bahsedilmeli mi peki? Sonuçta bağımsız sinema filmlerimiz katıldığı her festivalden ödüllerle dönüyor. Bu durum bir ülke sineması için yeterli olsa keşke. Kore sineması diye bir şey var dünya prömiyerinde. Bir Hindistan sineması var. İran sineması konuşuluyor mesela. Ukrayna, Danimarka sineması var.

Türk Sineması?

Türk Sineması diye bir yapıdan bahsedebilir miyiz?

Hala şunu konuşmakta ve o dönem üzerinden Türk sinemasına suni teneffüs yapmaktayız: Yeşilçam.

Henüz bir sektör oluşmadığı ve her geçen yıl biraz daha geç kalındığı için o muhteşem Yeşilçam dönemi bir nostalji unsuru olarak değil; can simidi olarak kullanılıyor. Televizyon dizilerimize bakın. Orada da durum aynı, değişmiyor. Aynı melodram, aynı dram, aynı heyecan, aynı gerilim, aynı aşk unsurları yıllar geçmesine ve sektör tüm dünyada alıp başını gitmesine rağmen aynı.  Değişmeyen, değişemeyen, değişmekte/gelişmekte en ufacık bir çaba göstermeyen sinema toplumsal yapıyı, toplumsal yapının taleplerini de değiştirmiyor. Böylelikle her şey güzel, tıkırında, mutlu mesut gelişmeden devam ediyor. Değişmekte ve gelişmekte olan dünyaya uygun hayal dünyaları oluşmuyor, dolayısıyla hikâyeler de.

Çok iyi gişe yapan, konuları da çok iyi olan filmler var diyebilirsiniz. Maalesef son on yılda konuları çok iyi gişe filmlerimiz yok. Fakat şunu canı gönülden yazıyorum: iyi ki bu gişe filmleri var. Eğer bu filmler de olmasa sektör finansal olarak hiç dönemeyecek. Bütçe oluşamayacak veya oluşsa bile yetersiz kalacak. Bu filmler bir nevi kurtarıcı. Asıl para televizyon dizilerinde dönüyor buradaki paranın sinemaya hiç katkısı olmuyor mu, diye sorabilirsiniz. Olmuyor. Hiçbir sektörün diğerine bir faydası yok Türkiye’de. Televizyonda kazanılan para yine televizyonun (Kanal sahiplerinin, yöneticilerin, oyuncuların) cebine giriyor. Asıl olanı görmek, asıl olanı yapmak ve asıl olanı yazmak da dürüst olmadığımız müddetçe bu düzen böyle devam edebilir bir bu kadar yıl daha; devam da edecek zaten.

Sinema insanlık için bir vahadır.

İnsanın içinde daima var olacak olan merak etme, izleme, seyretme dürtüsü olduğu müddetçe bu vaha daha da uçsuz bucaksız bir hal alacak. Seyretmeye devam etmeli, seyrettiklerimiz üzerine yazmalı, tartışmalı, bu vahada sinema adına yapılacak ne varsa istekle yapmaya devam etmeliyiz.

Gözlerimiz daima filmlerin üzerinde olacak. Çünkü sinema beyazperde de bizlere gösterilenden çok daha fazlasıdır. Bu yüzden yüz yıllardır izlemekten kendimizi alamıyoruz. Nice yüz yıllara…

Sinegazete editörü

Aynur Kulak

Yorum bırakın

Aynur Kulak
1976 İstanbul'da başlayan yaşantım halen İstanbul'da devam etmekte. İlk ne zaman başladım yazmaya hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum: Yazı dışında kendimi rahat hissettiğim, yazı dışında kendimi özgür hissettiğim başka hiçbir yer yok. Edebiyat; kitaplar, dergiler hatta yayınevleri ilgi alanım oldu hep. Merak ettim, takip ettim, okudum ve yazdım. 2005 yılında inkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün isimli kitabım yayınlandı. Akabinde birçok dergide yazdım. Yazı dünyasıyla birbirimizi takip etmeye başladık yani. Bir şey fark ettim bütün bu olup bitenin arasında: Sinema hep vardı. O kadar edebiyat odaklıydım ki bir o kadar da film izlediğimin farkında değildim. Ta ki kitabımı yazana kadar. Yazdığım her bölüm bir sekans gibi kafamda canlanıyordu önce. Sonra yazıyordum. Edebiyat ve Sinema'nın göbek bağı yüzyıllardır var. Bu varlık yeni kitaplar ve filmlerle, hatta o edebiyat eserlerine çekilen filmlerle sürecek. Ben de hem okumaya, hem seyretmeye, hem de yazmaya devam edeceğim.