Ana sayfa » Ayna ayna söyle bana, kim daha kötü?

Ayna ayna söyle bana, kim daha kötü?

10 Kasım 2014 Çarşamba, 10:10:05 Güncelleme:10:17:16

Ayna ayna söyle bana, kim daha kötü?

Korku filmi olarak düşünülen ve damgalanan “Oculus” aslında psikolojik gerilimi, ortaya çıkaran teorik bir film. Teorilerle izleyicinin aklına şüphe düşüren film, insan beyninin oynadığı oyunları doğaüstü olaylarla resmetmeye çalışıyor. Binlerce soru sormamıza olanak sağlayan “Oculus” ayna teorisi ile oluşturduğu hikâyesini, paralel evren ile de ilişkilendiriyor. Aynadaki insanın hem iyi, hem kötü yansımasını gösteren film, ayna ile paralel evrene bir kapı açıyor sanki… İnsanın içindeki kötülüğü yansıma aracılığıyla gündeme getiren “Oculus”, aynada ne görmek istiyorsak onu gösteriyor bize, tabi bu biraz da bilinçaltının icraatı…

Temmuz ayında vizyona giren “Oculus” filminin DVD’si raflarda! “The Giver” filmiyle kendini gösteren Brenton Thwaites (Tim), “Oculus” filminde, psikolojisi bozuk bir genci canlandırıyor. Okültizm ile bağ kuran “Oculus”, ezoterik tradisyonlar (eski gelenekler)yoluyla edinilmiş derin bilgilerin bütününü kendi sistemiyle deviriyor. Doğaüstü ve psikolojik motifler arasında bir denge tutturan film, yapıbozumuna uğrattığı teorileri yüzeye çıkartarak, onlardan elde ettiği bilgileri, hayaller ve gerçeklerle örtüştürüyor. Bu bağlamda; doğaüstü güçleri reddederek, halüsinasyon gördüğünü zanneden Tim, kendi dünyasının içinde kayboluyor ve onu kimse bulamıyor. O güçlere inanmanın zorlu taraflarını izleyiciye gösteren film, ‘bulanık izler teorisi’ (bulanık mantık) aracılığıyla neyin doğru, neyin yanlış olduğunu açıklamaya çalışıyor. Nasıl bir teoridir bu açıklayalım…

Teori kısaca şöyle işliyor: mantıksal sistemin bulanıklaşması, doğrular ve az doğruların ortaya konması, daha az doğruların irdelenmesi ve gri tonlarda yaşanan hayat… Teoriye detaylıca göz atarsak eğer, zihni bulandıran etiketlerin, yaşanılan anıları tetiklediğinden bahsedebiliriz. Belirsizliklerle yoluna devam eden teori, varsayımlara göre değişen sonuçları analiz ederek, varsayımlara göre değişen birçok sonuç elde etmiş oluyor esasında… Doğruluğun derecelerini araştıran teori, değişkenlerin/kuralların esnek bir biçimde belirlenmesini ön görerek, değişen koşullara ilişkin değişen cevaplar üretiyor.Girdilere/varsayımlara göre değişen birden çok sonuç da cabası!

ÇOCUKLUKTA YAŞANILANLARIN BUGÜNE ETKİSİ…

Film bu teori üzerinde düşünmemizi sağlıyor. Tim karakterinin, akıl sağlığının bozuk olduğunu düşünen doktorlar, yeni geliştirdiği tekniklerle, Tim’in bilinçaltına gömdüğü olayların, orada kalmasını sağlayarak, açıklanması zor olaylara karşı önem alıyorlar. Bilim ve doğaüstü gerçekler birbiriyle savaşırken, Tim’in kendini bulması bir hayli zorlaşıyor. Üzeri yamanan kötü çocukluk anılarının, kökünü kazımaya çalışan doktorların, bilime inanıp okültik güçleri reddediyor oluşları, filmin kompozisyonunu ve çatışmasını oluşturan unsurlardan biri… İnfantil bilinçdışı çeperini çizen film, telkin yöntemiyle bir insanın neye inanıp neye inanmaması gerektiğini algılatıyor izleyiciye… Çocukluğunda yaşadığı travmatikvakalar nedeniyle, aklı yıkanan Tim’e akıl sağlığının bozuk olduğunu söyleyen doktorlar, o yaşadıklarını atlatması adına bazı yöntemler uyguluyorlar. Esasında doktorlar hakikat prensibiyle karşı karşıya kalan Tim’in değişmez gerçeklerini tamamıyla silmesini arzu ediyorlar, ancak böyle bir şey ne yazık ki mümkün değil. Çünkü beynin bunu silebilmesi için silgi görevi görmesi gerekir ki, bu da ütopyadır. Yani ortaya şu mu çıkıyor? ‘Geçmiş silinemez, ancak üzeri örtülür.’ Öyle görünüyor…

Sırada başka bir teori var. Filme konu olan ayna ve onun ters yansıması hakkında hikâye bize bazı açıklamalar yapıyor. Film; aynaya bakan herkesin kötü taraflarını, ortaya çıkaran bir çeşit kötülük çeşmesi sanki… İnsanın içindeki kötülüğü aksettiren ayna, bir nevi paralel evren görevi görüyor. Görüntüler aynı, ama yansımalarfarklı… Bazı insanlar aslında içindeki kötülükleri göremeyecek kadar körler. Lasser aynası olarak nam salan ayna, şeytana uymak isteyen insanları içine vakum gibi çeken varsayımsal bir araç… Gerçekten aynanın böyle bir işlevi olup olmadığını bilemiyoruz, zaten filmde de böyle bir şeyden söz edilmiyor. Akıl oyunlarına davetiye çıkaran Lasser aynası, kişilik bölünmesine eğilimli olan insanların savaşlarını ve kendileriyle olan mücadelelerini, psikanalize başvurarak derinleştiriyor. İşte film bu türden bir ana eksene oturuyor.

KAYLİE VE TİM’İN ZORLU YOLCULUKLARI…

Ayna yüzünden Tim ve ablası Kaylie’nin başından geçenler de öyle yenilir yutulur cinsten değil, biri metafiziğe inanıyor öteki de bilime… Bazen hangisi kazanacak acaba diye soruyoruz. Metafizik ile bilimin çarpışıyor oluşu, kafanızda milyonlarca tez üretmeniz için biçilmiş bir kaftan… Korku ve gerilim elementlerini, filmin arasına başarıyla ekleyen yönetmen Mike Flanagan, yarattığı hikâye kompozisyonu nedeniyle,bazen yarı yolda tökezliyor, ama sonra çabucak ayağa kalkıp, hikâyeye kaldığı yerden devam ediyor. İki gencin başından geçen olayları ‘flashback’ ve flashforward’ sahnelerle birbirinin üzerine giydiren film, geçiş efektleriyle, geçmiş ve şimdi arasında bir balans sağlıyor. Bir geçmişi, bir de bugünü seyrediyoruz, bazen her şey iç içe geçiyor, o noktada bazı detayların havada kalıyor oluşu, filmi karışık hale sokuyor. Hikâye bir o yana, bir bu yana doğru sallanıyor. Aslında o sahneleri doğru bir şekilde sıraya koymak ya da kurgulamak, zor sanatlardan biri. Karakterlerin geçmişte ne hissettiklerini ve nasıl azap çektiklerini göstermek adına, böyle bir tekniğe başvuruyor yönetmen… Kaylie’nin kardeşine sürekli ‘senin psikolojin bozuk değil’ diye baskı yapması, hem işe yarıyor, hem de yaramıyor. Lafın özü; kardeşinin bastırılmış duyguları ortaya çıkınca, Kaylie yeniden kardeşinin sorunlarıyla başa çıkmak zorunda kalıyor.

Bir taraftan doktorlara fazla anlam yükleyen film, diğer taraftan da, doktorlar tarafından, beyni yıkanan ve anıları ötelenen Tim’in robotlaşmasını vurgulamaya çalışıyor. Ani çıkışlar yapan Tim, Kaylie’nin sorunlarıyla boğuşup onlara yanıtlar ararken, kafasına yeni fikirler geliyor. Tabi şu da var: Tim’in ona “sen hastasın ondan böyle davranıyorsun” demesi ise, hasta insanların kendi problemlerini kabul etmiyor oluşlarından kaynaklanıyor. Zaten hasta insanlar hiçbir zaman hasta olduklarını düşünmezler, yüklerini hafifletmek için karşılarındakini suçlarlar hep…

DIŞARIDAN İZLEYEN GÖZ…

Farklı bir okumayla filmi incelersek; bazı çiftgezer motiflerle ( doppelganger) bezeli hikâye, uçsuz bucaksız psikanalisttik tartışmaların keskin bir virajla ters yöne evrildiği noktada, zemin sanki ayağımızın altından kayıyor. Filmi net bir şekilde anlamak için sürekli soru sormak zorunda kalışımız nedeniyle,filmi belirli bir izlek üzerine oturtamıyoruz. Belli başlı araştırmalardan yola çıkan film, onlara spesifik cevaplar arıyor. Peki,film spesifik cevaplara ulaşabiliyor mu? Tam olarak değil… Alt benlik yaratma çabalarından ötürü, hikâye kendi içinde hengâme yaşıyor. Film korku filmi mi, yoksa psikolojik gerilim filmi mi, belli değil… Korkutma anlamında başarılı olan filmin, çok yönlü oluşu zaman zaman tatminsizlik hissine kapılmamıza neden oluyor.

Nihai sonuca göre; Latin alfabesinde göz anlamına gelen ‘Oculus’, bizi dışarıdan seyreden bir göz edasıyla hikâyesindeki karakterlerekeskin bir bakış atıyor. Lasser aynasını göz ile eşleştiren Flanagan, karakter çatışması üzerine yeni anlatım biçimleri ekleyerek, filmi onların perspektifinden izlememize vesile oluyor. Karakterler bize kendi hikâyelerini anlatmak için öykünürken, araya giren bazı sahneler üzerinde, ciddi analizler yapmamız icap ediyor, yoksa bazı şeyler havada kalabiliyor. Yani; filmi nereye çekersek oraya gidebilir, o nedenle algılar farklılık gösteriyor. Deneysel bir çalışma yapmak için yola çıkan Flanagan, elde ettiği bazı doneler aracılığıyla, insanları tetikleyen etiketleri ortaya dökerek, bilinçaltı temizliği yapıyor sanki… Ama Flanagan’ın hangi türe ayak uydurduğunu bilmemesi işi biraz zorladı açıkçası.

Arzu Çevikalp/Habertürk

1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları… Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev.

Siz ne düşünüyorsunuz?

0 0

Bir yorum bırak

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Lütfen zorunlu alanları doldurunuz. * Yorumlar onaydan geçtikten sonra yayımlanacaktır. Küfür, hakaret ve spam içeren mail yazmayınız. Yapacağınız yorumlara lütfen dikkat ediniz.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Araç çubuğuna atla