Arzu Çevikalp

Sonumuz mu geliyor?

ARZU ÇEVİKALP/ HABERTÜRK

Distopik filmler hızla çoğalmaya başladı. Hani, nasıl ki 80’lerde korku filmleri modaydı, şimdi de distopik filmler moda oldu. Bunun kaynağı tabiki biziz! Bizi biz yapan değerleri yitirmeye başladığımız için, kendi felaketimizin kurbanı haline geldik. Zaten ego yüzünden birbirimizi tüketmedik mi? O kadar kör etmiş ki bizi ego, dayatmalara bile ses çıkaramıyoruz. Geçmişteki savaşların, ego nedeniyle yaşandığını vurgulayan filmler, konformist insan yapısını hem çatırdatıyorlar, hem de öne çıkarıyorlar. Geçmişi silersek her şeyi çözeriz diye düşünenler, bilinçaltı oyunları ve deneylerle çıkış yolu arıyorlar.

Şu ara Hollywood distopyalara (bilim-kurgu, post-akopoliptik, kara film, totaliter, korku) kafayı takmış durumda, sürekli aynı temayı farklı şekillerle işleyen Hollywood, yeni-dünya düzenini anarşik söylemlerle destekleyerek, felaketin/kötülüklerin altında yatan nedenleri araştırıyor. Yani gidişatımızın iyi olmadığını ileri süren post apokaliptik distopyalar, savaşların ve iç çatışmaların, insanın doğasıyla oynadığını ve sırf bu yüzden de şiddet yanlısı olduklarını homojen bir yapıyla ortaya koyuyorlar. Yılan kadar zehirli egonun insan hayatında, çok kötü ve köklü bir yere sahip olduğunu varsayan distopyalar,hikâyelerini tamamen bilimsel terimlerin üzerine dayıyorlar. Günümüzün distopya furyası ilk önce “Dark City” ile başladı,ardından “Hunger Games”,sonra “Divergent” ile “Maze Runner” sonra da “The Giver” ile devam etti. Tabiki daha birçok örnek verilebilir, ancak bu kadar üst üste gelmesi insanda bir şüphe uyandırıyor. Sonumuz mu geliyor, sorusunu sormadan edemiyoruz, aslında ülkelerde yaşanılan olaylara bakılacak olduğunda muhtemeldir. Tüm dünya baş aşağı sallanmaya başladı, her şey diken üzerinde! Hollywood’un buradan nemalanıyor oluşu, hiç tuhaf gelmedi bize, çünkü dünyada olan biteni şöyle bir gözümüzün önünden geçirdiğimizde ortaya çıkan sonuç çok karanlık…

“DIVERGENT” İYİ BİR KISTASTI

Sıkıntılı günler yaşarken, bu tarz filmlerin beyazperdeye yaftalanması gayet normal! Ticari mantıkla hareket eden Hollywood, bu tabloyu inşa etmek adına günümüzün distopik romanlarını (kötü geleceği anlatan roman türü) filmlere uyarlamaya çalışıyor, zaten şu ara bu türü destekleyenromanlar satış rekorları kırıyor. Mesela VeronicaRoth tarafından yazılan “Divergent” isimli roman, aslında Roth’un araştırma tezlerinden biriymiş ve hatta Roth bu konuyu geliştirmek için derin bir araştırma yapmış. Okuduğumuz açıklamalarda öyle olduğundan söz ediliyor ancak çok da emin değiliz. İnsanları sistemin içine kitleyen, bilimsel sistemi onaylayanlar, onları denek olarak kullanarak dünyanın neden bu hale geldiğini araştırıyorlar esasında… Ama bunu izinsiz yapıyorlar. Yani insanı mecbur ediyorlar buna. Yalnız aralarında her zaman ‘seçilmiş’ biri oluyor. O seçilmiş kişinin öncü olması adına çalışmalar yapan kişiler, onların bilinçaltındaki gizli bölgeye ulaşarak, önemli bilgileri çalıyorlar. Hem de seçilmiş kişinin farkındalığını hesaba katmadan… İntersubjektif bir karakter olan seçilmiş kişinin filmlerdeki en büyük misyonu da deneklere rehberlik ediyor oluşu.

Antropolojik çerçevede değerlendirdiğimizde; tüm bunlar çok mantıksız geliyor insana belki,ama zamanla bu durumu kanıksamaya başlıyoruz, çünkü geleceğimiz ne yazık ki pek parlak değil. Bunları anlatan distopyalar bize gelecekteki bizi gösteriyorlar. Robotlaşmış bir insan ırkını belgeleyen distopyalar, kıyameti getirenlerin bizler olduğunu öne sürerek, alter-egomuzun devreye girdiğine kanaat getiriyorlar. Olabilir de olmayabilir de… Teorik bakış açısına göre değerlendiğimizde; kendimizle yüzleşmemize olanak sağlayan distopik filmler, içimizdeki başka bizi ortaya çıkartmakla kalmıyor, aynı zamanda sorgu mekanizmamızı çalışır hale getiriyorlar. Sanki geçmişimizde yaptığımız hatalar, bugün ayaklarımıza dolanıyor. Dolanmıyor dersek yalan olur! Geçmiş ile yaşamayı öğrenemeyenler, kendilerine bir düzen kurarak, geçmişi bilinçaltından silmenin yollarını arıyorlar. Peki, bu mümkün mü? Tartışmaya açık… Kökünü oradan silemedikçe bu büyük bir sorun teşkil eder, eğer böyle bir şey mümkün olsaydı ister miydik böyle bir şeyi, ne dersiniz?

Geçmişini unutan bir insanın, geleceğe doğru emin adımlarla ilerlemesi biraz zor olabilir. O halde ne yapmak lazım? Geçmişle ve bazı acılarla yaşamayı öğrendiğimizde bunlara gerek bile kalmaz! “Balık baştan kokar” özlü sözünün filmlere yaftalanıyor oluşu, kafamızda birçok kapının aralanmasına vesile oluyor sanki… Mesela günümüzün distopik filmlerinde olaylar belli bir rutin içinde gelişiyor ve karakterler, hemen hemen aynı şeyleri yapıyorlar. Ne bir heyecan, ne bir aşk! O duygular çoktan unutulmuş bile… Onlar olmadan insan boş bir çerçeveye benzer. Ama bu mizansenlerin filmlere konu olması gerçekten çok etkileyici, ister roman adaptesi, ister film olsun hiç fark etmez. Önemli olan bizim bir şeyler öğrenebilmemiz.

SİSTEMİN KÖRELMİŞ HALİ…

Farklı bir pencereden bakarsak; insanın yaşadığı kötücül olaylardan ötürü, sistemin çöktüğünü/çürüdüğünü var gücüyle ortaya koyan distopik filmler,distopik ortam oluşturmaya çalışıyorlar. Amaç mı? Kendi kast sistemini organize eden (özellikle dinsiz, inançsız) bir makineleşmiş toplum yapısı oluşturmak… Tektipleştirilen insan yapısını anlatan bu tarz filmlerde sadecebaskı var, farklı ırklar da yok! Savaş, acı ve ölümün bilinçaltındaki etiketlerini kaldırmaya çalışanlar (bu pek mümkün değil), o etiketleri bomba misali imha etmeye çalışıyorlar sözüm ona… Bireysel fikirlerin askıya alındığını ve kişisel tercihlerin işe yaramaz hale geldiğini analiz ettiğimizde, ortaya sıkıyönetim biçimi çıkıyor. Sadece kendini düşünen insanlar gibi… Alın size kölelik! Genellikle despotik devlet ve kapitalizmden beslenen filmler ütopyalardan,distopyaların doğduğunun altını kırmızı ispirtolu kalemle çiziyor ki, net olarak anlaşılsın diye…

Sonuç olarak; çok parçalı bir anlatı yapısını ortaya çıkaran distopik hikâyeler, anılarımızın bizi tükettiğini ve sıkıntılarımızdan kurtulmayı başaramadığımız takdirde geçmişte takılı kalacağımızın sinyallerini veriyor. Veriyor vermesine ama deneylerin, insanın bilinç formunu bozuyor olmasına ne demeli? Orada durmak gerek! Yapılan bazı deneylerin yan etkilerini düşünmeden, insanlar üzerinde bilimsel deneyler yapmak ne derece doğru bilemiyoruz. “The Giver”filminde seçilmiş olan başkaraktere, acıların yüklenmesi bunun kanıtını doğrular nitelikte… İnsanın acı kapasitesinin ne kadar olduğunu anlamaya çalışan “The Giver” acılardan arınmış bir toplum oluşturmak istiyor. Bunu ne derece başardığını filmi izleyerek daha detaylı görebilirsiniz. Aslında “The Giver” gelişen teknolojinin sadece insanları robotlaştırdığını aktarmıyor, aynı zamanda onun bizi doğal yaşamdan nasıl uzaklaştırdığını aktarıyor. Geçmişimizin, tamamıyla yok edilmiş oluşu da cabası!

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.