Arzu Çevikalp

Oyunun başladığı ve sonlandığı yer…

 

Distopik filmler kategorisine bir yenisini daha eklediğimiz “The Maze Runner”, gençleri yakın plana alarak, onların dünyalarında yaşananları acımasız bir şekilde tahlil eden ve o tahlilde gençlerin mi, yoksa gençleri o hale getirenlerin, mi haklı olduğunu açıklamaya çalışan keskin bir film. Yani buradan şunu anlıyoruz: haklılık ve haksızlık üzerine kurulu olan çıtada “suçlu kim?” sorusunu sordurtan film, artıları ve eksileri bir noktaya toplayarak, hangisinin hangisine karşı üstün geleceğini seyirciye buldurtmaya çalışıyor. Biz de artılar ve eksiler arasındaki savaşın içinde kendimize bir yer belirleyerek, nihai sonucun çıkmasını bekliyoruz. Başından sonuna kadar heyecan ve gerilim eksik olmayan film, bizi uzaya gönderiyor sanki…

2014 yılının en başarılı filmlerinden biri olan “The Maze Runner”, ütopikçöküşün karşılığını, kangren olmuş toplum yapısıyla anlatarak, kapana kısılmış gençlerin, neden kapana kısıldıklarını ortaya koyan,tam bir gençlik distopyası… Labirent gibi bir yerin içinde geçen film (platformu andırıyor) gizemi, korkuyu, cesareti, ayakta durabilmeyi, yılmamayı ve güçlü olmayı hikâyeye ekleyip, karakterlerin topluluk içinde nasıl davrandıklarını gözlüyor.

Filmin gidişatına göre konuşacak olduğumuzda; önce psikolojik-gizem türünü belleğimize kazıyan yönetmen, daha sonra bu mantığı tamamıyla yerle yeksan edip, Matrix-vari bir şekilde kurguluyor, hatta bunun da ötesinde farklı bir bakış açısına sahip olmamıza vesile oluyor. Yalnız filmin ilk on dakikasından sonra gerçekleşecek olayları az çok kestiriyoruz, çünkü distopik filmlerdeki olaylar hemen hemen bellidir, zaten iyi bir distopik film izleyicisinden de ancak bu beklenir. Ama burada önemli olan, ipuçlarının anlaşılmasından ziyade, gençlerin neden labirent gibi bir ortamda bulundukları. Acaba ne tarz bir suç işlediler de o noktadalar diye sormadan edemiyoruz.

YIKANAN BEYİNLER

Aslında o labirenti şu şekilde açıklayabiliriz: genç çocukların beyninde dolaştığımız labirent, ‘virtual reality’ diye adlandırdığımız sistemin bir izdüşümü veyahut var olmayan dünyanın beyinsel yansıması… Onları komuta eden bir mekanizma var, o mekanizma geleceğin çok tehlikeli olduğunu öne sürerek, genç çocukları birey kobay olarak etiketlendiriyor.

Ne olduğunun farkında olmayan çocuklar, bulmaca misali başlarına gelenleri çözmeye çalışıyorlar, kimi başarıyor, kimi de başarısız oluyor. Her çocuğun yapması gereken bazı kurallar var, ama ‘o kurallar yıkılmak içindir’ diye düşünen çocuklar, bazen şifreli kodları kendi kafalarına göre çözmeye çalışıyorlar, o kodlar zaten kafalarının içinde… Denek olabilmeleri için bazı şeyleri hatırlamamaları gerekiyor, hatırladıkları zaman beyinlerindeki veriler kısa devre yapıyor ve farklı eylemlerde bulunuyorlar. Bakınız: “The Giver”. Filmin finaline kadar filmi distopya olarak sınıflandırmıyoruz ama sonuna doğru ağır hamlelerde bulunan film, distopyanın öncüsü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor izleyiciye… Distopyayı filmin geneline yaymayan yönetmenin, söyleyeceklerini finale saklaması filme olan olumlu düşüncelerimizin çoğalarak üremesi için birebir!

Gençlerin beyinlerini yıkayarak, kapitalist toplumun kötü ve çürümüş olduğunun analizini yapan film, karanlık gölgelerden kurtulmak için daha bireysel bir yönetim biçiminden ziyade otoriter – totaliter bir devlet modelini, ya da buna benzer baskıcı sistemi karakterize ediyor. Katarsis ile kötülüklerden arındırılmış bir düzenin, ya da karakter yapısının kökleşmesini ayrıntılı olarak hikâyeye döken film, aslında kendi içinde bir alt kategori kurarak, tezleri ve anti-tezleri araştırıyor.

DESPOTİK DEVLET VE MEDENİYETSİZLİK

Kötü geleceği temsil eden film, gelecekteki tehlikelere karşı insanlığı uyarmaya çalışıp, makineleşen toplumda insanların hislerini ve değer yargılarını unuttuklarından dolayı medeniyetsizleştiklerini vurgulamakla kalmıyor, aynı zamanda da özgürlüklerinin ellerinden alındığını sert bir şekilde eleştiriyor. Mesela despotik bir devlet kurulacak ve demokratik haklar o devlet tarafından yok edilecek. Demokrasi hak getire! O halde distopya eşittir tehlikeli bir gelecek, ya da o geleceğin vücut bulmuş şekli…

Başka bir okumayla; modern dünyanın sorunlarından sıyrılmanın yolunun distopya olduğunu biçimlendiren film, tek egemen güç tarafından yönetilen bir toplum anlayışını tasvir ediyor. Yöneticilerin korkusunun gençlere sinmesinden tutun da, ahlaki ve insanı değerlerin yok olmasına kadar her şeyi net bir şekilde anlayabilmeniz mümkün… Şöyle bir soru sorduğunuzu duyar gibiyiz: Eğer özgürlük ortadan kalkarsa nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalırız? İşte film de bunu yanıtlamaya çalışıyor. Tabi bir de düşündüğünü söylemenin yasak olduğunu hesaba katarsak, tekdüze bir hayatla karşılaşmış oluruz. Kimsenin birbirine güvenmediği, kişiliklerin silindiği bir hayatın filmini yapan yönetmen, iç kaos işte aynen böyle olur diyerek, seyirciyi ilerisi için uyarıyor. Ya eğer öyle olursa, diye başladığı cümlesini korku ve karanlık terimleriyle detaylandırıp, noktayı tam yerine koyuyor. G.Orwell’indistopyasından faydalanan film, zorbalığın gençler üzerinde ters bir etki yarattığını dallandırıp budaklandırmadan, kalıba sokmadan öz ve yalın bir biçimde kadrajına alıyor ki, konu karmaşası yaşanmasın.

Hikâyenin izleğine göre; gençlerin beyni körpe olduğu için, onları kandırmanın daha kolay olduğuna ışık yakan yönetmen, gençlerin şimdiki durumunu göze alarak onlar için nelerin muhataralı olduğunu dile getiriyor. Gençleri hikâyenin kahramanı yapmak çok da zor olmasa gerek… Zaten farkındaysanız şu ara Amerikan hikâyeleri gençlerin üzerinden anlatılmaya başlandı. Bir furya var ki, aldı başını gidiyor, tutabilene ne ala!

YENİ TEKNİK BARCO ESCAPE 

Geldik filme ait bazı sinemasal tekniklere… Yeni panaromik format olan ‘barcoescape’ sistemiyle 5.95:1 formatla çekilen film, sizi alabildiğine derine götürüyor, özelliği ise, dört bir yanınızı kuşatıyor oluşu… Filmdekigörselliğin/dünyanın içine sizi tamamen ışınlayan sistem, onu gerçek gibi algılamanıza imkân tanıyor, daha da öte,oraya sizi hapsediyor. Bu bir nevi kilitli bir sistem gibi… Kilidi onlarda olduğu için, siz belirli bir zaman oradan çıkamıyorsunuz. Alın size labirent!

Tabi tüm sahneler barcoescape sistemiyle çekilmedi, 2.35:1 formatla çekilen sahneler barcoescape sistemine oranla daha fazla… Dijital sinema teknolojisine yaslanan film, 2k, 4k, 2.8k ve 5k sinematografik metotlardan gücünü alıyor. Tüm bunları başarı ile bir araya getiren yönetmen, izleyicilere sadece perdede izleyeceği bir film vaat etmiyor, hem teknolojiyi hem de hikâyeyi birbirine bağlıyor. Her ikisi de oldukça baskın! Filmin distopik oluşunu bir kenara bıraktığımızda, daha önce çekilmiş deneysel bir film olan “Cube” ile bir benzerlik kurmamız kuvvetle muhtemel… “Cube” filminin hikâyesi nasıldı derseniz, bahsedelim kısaca. Farklı sosyal gruplardan farklı yeteneklere ve eksiklere sahip bir grup insan kendini aniden bir küpün içinde bulur. Nasıl oraya geldiklerini bilmemektedirler. Neden orada olduklarını öğrenmeye çalışırlar, ama bunu kolayca başaramayacaklardır. Çevresinde olup bitenleri kestiremeyen insanlar, korku ile ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar, ancak korku onları öyle bir ele geçirecektir ki…

KLOSTROFOBİK ATMOSFER

Aralarında benzerlik olup olmadığına siz karar verin. Neticede her iki film de aklın sınırlarını zorlamıyor mu, ya da her iki filmde de klostrofobik atmosfere davetiye çıkarmıyor mu? Tek mekânda geçen filmlerin özelliği,seyirciyi germesi ve koltuğa yapıştırmasıdır, aksi takdirde çok sıkıcı olabilir. Küp ve labirentin sıkışmışlık hissi yaratması, iki filmin de en önemli kısımlarını oluşturuyor zaten.

Genel neticeye göre; yıkım kıyameti olarak şekillenen dört başı mamur “The Maze Runner” bizi döngüye sokan, girdabın içine doğru sürükleyen, dünyanın sonunu insanların getirdiğini ve katlettiğini savunan korkunç tablonun melankolik hulasası.  Gençlerin tutsak edildiği labirent, onların beyinlerini sömüren emparyalist benmerkezcilerin kontrol merkezinden ibaret olan kötü bir okul… Bize fütüristtik bir şekilde başımıza gelecekleri ustalıkla açıklayan film,  bir de oyunculuk anlamında aynı başarıyı gösterseydi tadından yenmezdi. “Teen Wolf” dizisinin yan karakteri Dylan O’Brien’ı filmin başkarakteri yapan yönetmen,  bütçe kısıntısı uygulamak için böyle bir yola başvurması mantıklı olmamış doğrusu… Ünlü oyuncuların filmde olmayışı filmi yavanlaştırmış. Tüm bunlara rağmen izlenmeyi hak ediyor.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.