Arzu ÇevikalpFilm kritikleriKritikler

Kara Kule Aydınlığa Kavuşamadı!

Kendine has jargonuyla korku ve gerilim türünün kralı olarak anılan Stephen King şu ana kadar en çok konuşulan yazarlardan biridir. Romanları hem çok satmış, hem de birçok filme adapte edilmiştir. Bazıları çok sevilmiş, bazıları da ‘olmamış’ olarak nitelendirilmiştir. Şu sıralar büyük eleştiri yağmura tutulan “Mr Mercedes” dizisiyle gündemde olan ve dizinin yürütücülüğünü üstlenen King, son filmi “Dark Tower” ile eleştirmenlerden ne yazık ki geçer not alamayarak tozlu rafların baş köşesine yerleşti. O halde şunu soruyoruz: Film adı gibi iç karartıcı mıydı? İşte bu sorunun cevabını siz seyircilere bırakıyoruz. “Dark Tower” serisini okuyanlar için film büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor, fakat seriden bihaber olanlar için orta şekerli bir kahve tadında olabilir. Bekleneni tam olarak veremeyen filmin en büyük sorunu efekt sosuna bezenmiş sahneler (akla ve düşünce sistemine uygun değil) ile ütopik bir seyirlik olarak kayda geçmesi… Teknolojik efektleri sonuna kadar kullanan film, seyirciye mantık çatışması yaşatarak gerçeklerden oldukça uzaklaşıyor. Şunu şiddetle belirtmeliyiz ki, Stephen King normalde gerçeklikten uzak bir yazardır, lakin bunu efektlerle daha da çekilmez hale getirmek King’in ruhuna zarar verdiği gibi, seyirciyi heyecanlandırmıyor.

BU FİLM BİZE NE ANLATIYOR DEMENİZ KUVVETLE MUHTEMEL

Paralel ve alternatif evren argümanını oldu da bitti maşallah’a getiren yönetmen Nikolaj Arcel detaylara yönelip hikâyeye derinlik katmaktansa hızlı bir şekilde hikâyeyi sindirmemize izin vermeden sonlandırmaya bakıyor. Çocuk karaktere (Jake) gereğinden fazla odaklanan yönetmen diğer karakterleri gölgede bırakıyor ve filme ismini veren Kara Kule’nin işlevini tam anlamıyla hikayelendiremiyor. Oldukça durağan oluşu da buna tuz biber ekiyor. Montajlanmamış sahneler filmin içeriğini bozarken, seyirci nasıl bir film izlediğini kafasında tahayyül edemiyor ve dikkati dağılıyor. Filmde işlenen temaya göre Kara Kule gerçek dünya ile öteki dünyayı birbirine bağlayan ve evreni bir arada tutan bir köprü…. Eğer o köprü yıkılırsa öteki dünyadan canavarlar gelir inancı aşılandığı için gardiyan (İdris Elba) diğer adıyla excalibur kuleyi koruyor, ta ki kötü bir olay olana değin… Siyah Giyen Adam (büyücü Walter) güya evrene ve dünyaya hükmetmek için onu yıkmaya çalışıyor.  İşte bu noktada devreye özel güçleri olan kurtarıcı Jake giriyor ve hikâye iyice arap saçına dönüyor. Gerçek ve rüya arasında yol alan, başarılı bir atmosfer yaratamayan film, rüyaları merkeze alarak zaman zaman bize King’in kendi filmleri arasında bir sıçrama yaptığını anımsatıyor sanki…

KARA KULE’NİN ORTAYA KOYDUĞU ŞEY NE?

Filmin başlarında korkuyu ve gerilimi perdeye yansıtan yönetmen filmin ilerleyen sahnelerinde ne yapacağını bilemeyerek raydan çıkıyor, dolayısıyla hikâye de böylece tadını kaybediyor ve o noktada aklımıza çocuk karakteriyle ünlü olan “Pan’ın Labirenti” filmi geliyor. Sanki Stephen King filmi değil de başka bir film izliyor hissine kapılıyoruz. Söz gelimi, ilki 1982 yılında basılan ve toplam 8 kitaptan oluşan bir seri olarak okuyucu ile buluşan Kara Kule’yi bu denli kısa bir süreye (95 dakika) sığdırarak eksik bir şekilde seyircinin beğenisine sunmak pek akıl karı bir iş değil… Fantezi ve bilim kurgunun birleşiminden doğan Kara Kule serisi aslında yaşadığımız dünya içinde değişik dünyalar olduğunu, farklı dünyalardaki farklı zaman diliminin nasıl ve ne şekilde işlediğini anlatıyor, fakat film “Yüzüklerin Efendisi” filminden ilham alarak karışık bir salata ortaya koyuyor. Başka bir okumayla, dünyayı neden yok etmeye çalıştığını kestiremediğimiz Siyahlı Adam ve hakkında hiçbir spesifik bir bilgiye sahip olmadığımız Jake, Stephen King evrenini yerle yeksan ediyor.

Özetle Kara Kule serisi, ilk romandan son romana kadar okuyucu dehşet içerisinde bırakırken, film ise serideki olaylara yarı yoldan dalarak seyirciye dramdan ve bilinçten yoksun bir film bırakıyor. Karanlık bir tablodan kurtulamayan filmin tek iyi tarafı neredeyse birçok filme konu olan 1408 efsanesinin hikâyeye monte ediliyor oluşu. Hatırlarsanız King’in “1408” isimli bir filmi var ve o filmde 1408 rakamlarının esrarını anlatıyor, burada da benzer bir durum söz konusu.

Geldik en kritik kısma… Usta oyunculuğu ve inandırıcılığıyla seyircinin dört tarafını kuşatan İdris Elba her ne kadar filmin rotasını diğer yöne çevirse de, adeta çizgi romandan fırlamış bir karaktere bürünen Matthew McConaughey üzülerek belirtiyoruz ki, izleyicinin notunu kaybediyor ve filmin altında eziliyor. Aslında bildiğiniz üzere Stephen King filmlerinin baş kahramanı gençler ve çocuklardır. Tıpkı burada olduğu gibi… Jake rolüne can veren Tom Taylor film boyunca başarısını sürdürüyor.

Sırada asıl soru… Film şayet bir roman adaptasyonu olmasaydı ne düşünürdük? Eksileri olmasına rağmen olumlu düşünürdük ve her zaman olduğu gibi daha iyisini beklerdik. Böyle olmasının sebebi roman adaptasyonunun başarısız bir biçimde uyarlanışı mı? Tam olarak öyle olduğunu söyleyemeyiz, zira Stephen King işin içinde olmayınca bazı taşlar yerine oturmuyor.

Netice itibariyle; “Dark Tower” yazlık maceradan öteye gidemeyen, bekleneni vermeyen, seyirciyi tam olarak doyuramayan, koltuklarına mıhlamayan, karmaşıklığa meydan veren yönünü şaşırmış bir Stephen King filmi… Neden bu filmi heba ettikleri de ayrıca merak konusu… Stratejik anlamda düşünülmeden beyazperdeye işlenen bir filmin mutlaka büyük kusurları olur, çünkü roman bir hayli detaylı ve özümsemesi zor. Sanırız Stephen King bunu en baştan anladığı için filme el atmak istemedi. Film kesinlikle izlenmeyecek kadar kötü değil, sadece King’e yakışmıyor.

Bu yazı milliyet.com.tr’de yayınlanmıştır. 

3 Yorum

  1. Bence sorun Stephen King’in kitaplarından uyarlanan filmlere çok müdahale ediyor olması. Bugüne kadar king’in kitaplarından uyarlanan en iyi film hangisi deseniz çoğu kişi Shining der. Çünkü Kubrick filme Kıng’in müdahale etmesine izin vermemiştir. O nedenle bence Stephen King yazmalı film kısmını ise sinemacılara bırakmalı.

  2. Yalnızca Stephen King’in adı olduğu için izlediğim bir film oldu. Ama filmi kimseye tavsiye edemem. Çok fazla film izlemem, ama bu film izlediğim kötü filmlerin arasında yer alıyor.

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.