AnalizArzu ÇevikalpDosya

İç benlikte sıkışıp kalan Teddy’nin kimlik savaşı ve lobotomi

“Hayat sonsuz değildir, ya onu güzel bir şekilde yaşarsınız, ya da ölümün kollarına kendinizi bırakırsınız” felsefesini filmin içine gizleyerek Agatha Christie ve Alfred Hitchcock’un tekniklerini bir araya getiren Martin Scorsese, psikolojinin negatif taraflarını kafamıza sanki bir kurşun edasıyla sıkıyor. Akıl bulandırma çabalarını sonuna kadar koruyan Scorsese, seyircilere puzzle’ın parçalarını çözümleyin dercesine onları bir odaya kapatıyor. Oyunlar, oyunlar ve oyunlar… Sade hikâyeyi karışık bir pizza haline dönüştürerek kâh onu çekici hale getiriyor, kâh mantığımızı kullanmamız adına göz kırpıyor ve eğer odadan dışarı çıkmak isterseniz bana haber verin diyor. Gerçekten çıkmak istiyor muyuz, orası önemli…

1935 yılından beri çeşitli tartışmalara yol açan Yunanca kökenli Lobotomi diğer adıyla “lökotomi” kalıcı izler bırakan zor bir beyin cerrahi işlemidir. 1930’larda Portekizli nörolog António Egas Moniz, hem beyin loblarını kesip biçerek akıl hastalıklarını tedavi etme yönteminin, hem de serebral anjiografinin ilk kurucusu oldu. Uygulama giderek yayıldı ve Moniz, Nobel’le taçlandırıldı. Sonrasında ise bir hayli tepki gördü. Bu yöntemi tercih edenler ‘parsiyel ötonazi’ yapmakla, insanların ruhlarını öldürmekle ve akıl hastalarını adeta android robotlara dönüştürmekle suçlandılar. BMJ (British Medical Journal) tarafından yayınlanan makalenin savunması ise şu yöndeydi: “insanın ruhu nasıl ki ölümle ölmüyorsa, lobotomi ile de ölmez!” Bu tartışmaya dahil olan Papa XII. Pius, uygulamaya olur verdi ve sebebini şu şekilde özetledi: Bütün için parça feda edilebilir…’ Tüm bu tartışmalar nasıl son buldu? Son bulduğu söylenemez, çünkü hala tartışmaya açık…

Kabaca loboktemi, beyindeki prefontal korteks bağlantılarının kesilmesi olarak bilinir. Bazı psikiyatrik bozuklukların tedavisinde bir dönem kullanılmış bir yöntemdi. Dissosiyatif bozukluklar özellikle çocukluk döneminde yaşanan travmalara bağlı farklı kişiliklerin yaşanması halidir. Bu kişiliklerin çoğu geçmişle bağlantılıdır ve bu dönemdeki travmatik anlar gün yüzüne çıkarak hastanın farklı kişilikler yaşamasına yol açar.

ALTER EGOLARIN HASTA ÜZERİNDEKİ BASKISI

Hastanın yarattığı kimlikler (alter-egolar) bazen birbirleriyle eşleşmeyebilir. Bu şu demek oluyor: hasta şiddet düşkünü, saplantılı, sadist, mazoşist, sadomazoşist, sapık ve şehvet düşkünü karakterlere bürünebilir. Hasta iyi karakterlere can verdiği gibi, kötü karakterlere de can verebilir. Burada önemli olan hastaya ait kişiliklerin tespiti yapılıp, neden onlarla ilintili olduğunu ve o onları ortaya çıkaran etmenlerin neler olduğu dikkatlice incelenmelidir. Aksi takdirde hasta nefret ve kinle dolabilir.

Hastayı iyi bir şekilde analiz etmek için, hangi karakterin baskın geldiğini bulup birleştirme tedavisi uygulamak başlıca esastır, bu tedavideki amaç tüm kişilikleri yok ederek ana karakterin ortaya çıkmasını sağlamaktır. Bazen bu karakterleri öldürürken otaya yeni karakterler çıkar ve bu karakterler hastaya yardım ederek diğer kişilikleri hastanın hayatından uzaklaştırırlar.

Şimdi tüm bunları gözünüzün önünden geçirerek böyle bir akıl hastalığına yakalanan birinin filmdeki bir karakter olduğunu hayal edin ve yazının girizgahında bahsini açtığımız lobotominin kendisine yapılıp yapılamayacağını deneyimleyin. Çok kafa karıştırıcı olurdu değil mi?

Psikolojik sıkıntı çekenlerin iç dünyasında yaşananları anlamlandırmak çok zordur, hele ki hayallerini ve dilemmalarını dipsiz bir kuyudan çıkartıyorlarsa, zor bir süreçten geçiriyorlar demektir. Tıpkı önceki paragraflarda altını çizdiğimiz gibi, bu sıkıntıyı çeken insan gerçek hayatındaki karakterini terk edip, yeni bir karaktere bürünüyorsa, bilinçaltı bazı duyguları çoktan arka plana atmış ve onlardan kendine “sahte bir kimlik” yaratmıştır. Bu ideolojide, bilinç altına saklanan anıları ve yaşanmışlıkları adeta bir giysi gibi üzerine giyen insan şu şekilde bir soru sorabilir: “Hangisi gerçek, hangisi hayal?” Zaman zaman insan çoğu şeyi kaybettiğini ve karıştırdığını düşünse de istisnai durumlarda ortaya çıkan parçalar, kişinin kafasını kurcalayarak onu bir rüzgâr misali başka yerlere doğru savurur. İşte bu noktada olmak istediği kişiliğin bir parçası haline gelir. Bunu kabullenmek zor olsa da karmaşanın altına saklanan şeytani ya da garip düşünceler kişiyi uç noktalara taşıyarak denizde boğulmasına sebebiyet verir ve o noktada gerçeklikle örtüşüp örtüşmediği sorgulanır. İllüzyonlar, halüsinasyonlar ve imgeler…

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Arzu Çevikalp

Arzu Çevikalp

Genel Yayın Yönetmeni
1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştirileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları... Açıkça ifade etmem gerekirse, sinema hakkında yazı yazarken tıpkı ufak bir çocuğun annesini gördüğünde sevindiği kadar seviniyorum ve kendimi bembeyaz bulutların arasında dans ediyor gibi hissediyorum. Hiç bırakmayacağım bir görev. Mail yollamak için linke tıklayın.