T2: Trainspotting
Analiz

T2: Trainspotting

T2: Trainspotting/Gözde Dikmen

“Choose Life/ Hayatı Seç” sloganı ve Iggy Pop’un “Lust For Life” şarkısının birleşimi, bilenler için çok şey ifade ediyor. 1993 tarihli Irvine Welsh’in “Trainspotting” romanını Danny Boyle 1996 yılında filme uyarlamıştı. 90’lı yılların tamamıyla ruhunu taşıyan, amaçsızlıktan beslenen, hayatı seç derken aslında hayatı seçmemeyi seçen “Trainspotting”, her ne kadar uyuşturucu bağımlısı bir grup arkadaşın ilişkilerine ve hayatlarına odaklanıyor olsa da, alt metnindeki güçlü politik duruş ve toplumun dayattığı yaşam tarzına karşı geliştirilmiş bir yapısı olduğu açıktır.

“Trainspotting” neredeyse çevirisi imkansız olan kelimelerden. Britanya argosunda “boş boş oturup trenlerin üzerinde yazan numaraları saymak” anlamına geliyor. Britanyalılara özgü bu hobi, amaçsızlığı simgeleyen, belirli bir rutin mecburiyeti nedeniyle uyuşturucu bağımlılarının metaforu.

Zamanın ruhunu doğru bir şekilde yakalayan T2: Trainspotting…

Zamanın ruhunu bu kadar doğru bir şekilde yakalayan “Trainspotting” kült filmler arasında yerini aldı, bununla da kalmayıp “Trainspotting Jenerasyonu” diye bir kavram ortaya çıkardı. Film hakkında, uyuşturucuya özendirdiği, uyuşturucu karşıtı olduğu, yasadışılığı teşvik ettiği, bağımlı hayatın estetikleştirildiği, Britanya’yı yanlış temsil ettiği, İskoçya’yı gururlandırdığı gibi pek çok iddia ortaya atıldı. Sevenler çok sevdi, sevmeyenler nefret etti. Değişimi tam yerinde ve zamanında yakalamış olmasının yanı sıra dönemin vaat ettiği umuda, enerjiye yönelik nostaljinin etkisiyle “Trainspotting” yirmi yıl sonra aynı kadroyla tekrar beyaz perdede.

Yönetmen koltuğunda yeniden Danny Boyle’un oturduğu “T2: Trainspotting”, her ne kadar kitapla çok paralel olmayan, nostalji öğeleriyle bezenmiş bir senaryoya sahip olsa da, film Irvine Welsh’in “Porno” adlı romanından uyarlanmış. “Trainspotting” ironi ile başlayan ironi ile biten bir filmdi; açılışında “Lust for Life” şarkısıyla koşan ve “Hayatı seçmemeyi seçiyorum” diyen Renton (Ewan McGregor), filmin sonunda ise gülümseyen suratı ve gitgide bulanıklaşan görüntüsü ile  “Sizler gibi olacağım; iş, aile, lanet büyük ekran bir televizyon…”  der. Bu sondan “T2: Trainspotting” filminin açılışına geldiğimizde iki filmin iç içe geçtiğine şahit oluyoruz. Renton yine koşmaktadır ama ilk filmdeki sokaklarda olabildiğince özgürlüğe uzanan koşma eylemi, bu sefer spor salonunda bir koşu bandı üzerinde sınırlı bir alanda gerçekleşir. Suratında o gülümseme yoktur, belirsizdir. Tam bu anda Renton koşu bandından yere yuvarlanır, arka planda çalan, ilk filmin enerjisine uygun müzik aniden kesilir ve sakin, hüzünlü bir piyano sesi yerini alır. Görüntü değişir, karakterlerin futbol oynayan çocukluk görüntüleri ile nostaljiye dayanan bir film izleyeceği seyirciye aktarılır.

T2: Trainspotting

T2: Trainspotting: Geçmişi, Gençliği Ve Geride Bıraktıklarıyla Yüzleşmek

20’li yaşlarda bıraktığımız, şu an orta yaşlarına gelen Renton (Ewan McGregor), Sick Boy (Jonny Lee Miller), Spud (Ewen Bremner) ve Begbie (Robert Carlyle) nin hayatları, bu orta yaşın getirdiği sendrom ve hayal kırıklıklarıyla doludur. Arkadaşlarından çaldığı parayla Amsterdam’a kaçan Renton, kendi geçmişi, gençliği ve geride bıraktıklarıyla yüzleşmek, bir anlamda günah çıkarmak için Edinburgh’a döndüğünde, şehrinde tıpkı kendisi gibi değişim ve dönüşüm içinde olduğuna şahit olur. Kaos ve pislikten geçilmeyen sokaklar şimdi daha modern bir görünüm almış, gökdelenler göğe yükselmiş, raylı sistem tüm şehri sarmıştır. Renton şehrin sterilliğini temsil eden beyaz ve gri tonlardan oluşan bir otele yerleşir. Bu sterillik Spud’un apartmanına gitmesiyle bozulur, onu intihar etmekten kurtaran Renton kısa bir süreliğine kusmuk içinde kalır. Bu sahne bir an için ilk filmin yarattığı kirli atmosferi andırsa da, bu filmin geneline pek yayılmayan bir nokta. Eskiye dair çürümüşlüğü filmde uyuşturucu kullanmasıyla, seks kaseti üzerinden insanlara şantaj yapmasıyla daha çok Simon/ Sick Boy temsil ediyor.

Uçaktan indiğinde “Edinburgh’a Hoşgeldiniz” diyerek şehrin haritalarını uzatan görevliler bile yabancıyken (Slovenya), kendi geçmişiyle yüzleşmeye gelen Renton’un yaşadığı yabancılaşma duygusu oldukça ironiktir. Ortada koca bir ihanetin olmasından dolayı, Renton’ın arkadaşlarıyla yüzleşmesi gayet zor ve sancılı olacaktır.

T2: Trainspotting

T2: Trainspotting: Tarihin Tekerrür Ettiğini İzlemeyi Seç…

Danny Boyle tüm bu sancılı yüzleşmeleri, ilk filmden araya serpiştirdiği nostaljik karelerle süsleyerek, enerjisi biraz ağır bir kara komediye imza atıyor. Irvine Welsh’in her iki kitabını harmanlayarak senaryolaştıran John Hodge’un günümüze uyarladığı “T2: Trainspotting” ilk filmdeki etkiyi yaratamıyor olsa bile, karakterleri yeniden görmenin onlarla birlikte nostalji yaşamanın etkisi gayet yerinde ve güçlü oluyor. Yine de “T2: Trainspotting”nin ilk filmden bağımsız kendine ait bir hikayesi olduğunu söylemek, ilk filmi bilmeyenler için ikinci filmi anlamak oldukça güç.

Sinematografik açıdan, Danny Boyle ilk filmde kullandığı tekniklerin neredeyse aynısını kullanmış, bu da her iki film arasındaki bağların daha güçlü olmasına neden oluyor. İlk filmle bütünleşmiş müziklerin yanı sıra, günümüzün Wolf Alice, Young Fathers gibi yeni nesil müzisyenleri, müzik anlamında filme önemli katkılar sağlıyor.

“T2: Trainspotting” filmini, gençliğin, geçmişin, hayal kırıklıklarının, uyuşturucu krizlerinin, histerilerin, paranoyaların, yalanların, ihanetlerin gölgesinde hayatı seçen bir neslin, ne halde olduğuna bir yeniden bakış ve sinema tarihinin bu kültleşmiş hızlı gençlerine bir veda olarak okumak daha doğru.

“Tarihin tekerrür ettiğini izlemeyi seç” diyor Renton bu seferki meşhur “Choose Life” monoloğunda. Ve sonunda  “Lust for Life” eşliğinde dans ediyor, duvarı trenlerle kaplı, hızla akıp giden odasında.

TEMMUZ-AĞUSTOS 2017 PSİKESİNEMA

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Gözde Dikmen

Gözde Dikmen

Sinema Yazarı
1980 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okuyarak filazof olma yolunda ilerleyen Grafik Tasarımcı/Çizer. Sinemaya olan tutkusu çocukluk yıllarında başladı. Yönetmen Ayşegül Doğan’ın Film Okuma Atölyesi sayesinde bu tutkuyu farklı ufuklara taşıdı. Şu an Antalya’da yaşamakta olup, kendi atölyesinde yazıp, çizmekte ve her hafta sinemaya ilgi duyan insanları atölyede toplayıp film gösterimi yapmaktadır.Mail yollamak için linke tıklayın.