AnalizŞili Sineması

Santa Sangre (1989)

Alejandro üzerine…

Alejandro Jodorowsky, Şili sahillerinde dünyaya geldiğinde tarih 1929’du. Özellikle Hollywood sineması başına gelecek felaketten bi’ haber iken, Jodorowsky küçük yaşlarda sirklerde çalışmaya ve mim sanatıyla uğraşmaya başlamıştı bile. Bunun yanı sıra, psikoterapi ve tarot ile haşır neşir olmuştu. Kendi yarattığı ‘Psikobüyü’ üzerine çalışmalarının temelleri genç yaşlarından atılmıştı. Jodorowsky yıllar sonra ‘Psikobüyü’ isimli bir kitap dahi çıkarttı ve bu konuda bugün bile ücretsiz öğretilerde bulunuyor Paris’te. Fakat konu bu değil, Jodorowsky öyle çok yönlü bir üretken ki, en büyük tutkusu şairane ruhunun getirdiği yazma coşkusu oldu. Bir şair, bir çizgi roman yazarı, bir besteci, bir aktör ve bir yönetmendir. Üstelik bütün engellere rağmen! O dönem Şili’deki siyasi vaziyet Alejandro’nun ruhunda büyük acılar yaratmıştı. Babasının katı disiplini ve genç yaşındaki aşırı kibar tavırlarının babası üzerinde yarattığı homofobi de üzerine eklenince, Paris’e kaçması kaçınılmazdı var olabilmesi adına. 2016 yapımı filmi Poesia Sin Fin’de bu konuya atıfta bulunduğu gayet vurucu bir sahne de söz konusu.

Jodorowsky Paris’te kendini bulma yolculuğunda, içindeki tüm absürt devinimleri sinemayla harmanladı.  Deliliğin bir somutluğu varsa eğer, bu Jodorowsky’dir. Ucubelerin, eşcinsellerin, üçüncü hatta beşinci sınıf vatandaşların yerlisidir. Hayvanların, sirklerin, enstrümanların ve boyaların en sıra dışı halidir. Metaforlar ve imgelemler onun rutinidir işte. Bazen çok sert, bazen çok lirik fakat kesinlikle derinlikli bir anlatıcıdır. Din, toplum, iktidar gibi tabu konular filmlerinin alt metnini oluştururken, üst planda dünya ötesi boyutlardan hikayeler dönmektedir. İnsanlara LSD kullanmadan, salt ve duru halde bu etkiyi hissettirmek gayesiyle işler eserlerini. Hem yazar, hem oynar, hem çeker ama en çekici kısmı bence müziklerine el atmasıdır. The Holy Mountain, El Topo gibi kültlerden La Danza De La Realidad ve Poesia Sin Fin gibi kült adaylarına değin hepsinde eşsiz tınılar var. Öyle ki, filmlerin kapalı ve tedirgin edici anlatımını kesinlikle samimiyetiyle tamamlayan şeyler bunlar.

Jodorowsky bir güruhun taptığı, diğer yandan ölesiye eleştirilen bir ötekidir. O kadar uçlarda filmlere imza atıyor ki, bizlerin David Lynch yapıtı olarak bildiğimiz Dune’u bu ayrıksılıktan dolayı elinden alıyorlar. Tabii, bu çok hüzünlü bir hikayedir. Jodorowsky tüm benliğini katarak yıllar boyu süren bir çalışmayla kendi uzay savaşçılarını topluyor. Bu savaşçılar başta, kendi oğlu olmakla beraber, Mick Jagger, Salvador Dali ve Alien’a hayat veren gotik Giger ile devam ediyor. Tüm bu insanlar tek bir amaç uğruna beraber, en iyi bilim kurgu filmi olacak olan Dune! Fakat Hollywood, Jodorowsky’e daha önceki yapıtlarından ötürü oluşan güvensizliğinden, senaryoyu Lynch’e veriyor. 23 yıl sinemaya küsen Jodorowsky bu başarısızlıktan yeni bir başarı yaratıyor yıllar sonra, çekilemeyen filmin belgeselini çekiyor. Üstelik bir de çizgi romanını yapıyor. Günümüzdeki neredeyse tüm bilim kurgu filmlerinde Dune’un izlerini görmek mümkün.

Jodorowsky bağımsız sürrealizmin en haşin çocuğu, nitekim öyle bir filmi var ki insanı hayretlere, hayranlıklara, seksen beşinci izlemede bile yeni anlamlara savuruyor. Şimdi alışılagelmedik bir sirke gidiyoruz, Santa Sangre bize kapılarını açıyor!

Santa Sangre (1989)

Alejandro Jodorowsky yönetmen koltuğundan bizi selamlıyor. Senaryoda yine Alejandro Jodorowsky varken, hemen yanı başındaki Claudio Argento ve Roberto Leoni’yi de biz selamlıyoruz. 1989’da İtalya-Meksika ortak yapımı çekilen film, 123 dakikadan ibaret. Başrollerini Axel Jodorowsky, Blanca Guerra ve Guy Stockwell paylaşıyor. Simon Boswell ve Psychotics Aztecs’in  de filmin müziklerini yaptığını öğrendiğimize göre, film başlasın!

Baş kahramanımız Fenix, bir sirkte hayata gözlerini açar. Devasa filler, elastik akrobatlar, cüceler, anne Concha, baba Orgo, dövmeli kadın ve güzeller güzeli pandomimci Alma’dan oluşan distopik bir sirk var önümüzde. Fenix’in annesi Concha, sirk yaşamı dışında Santa Sangre (kutsal kan) ismini verdiği bir tarikatın da kurucu üyesi aynı zamanda. Bu tarikat, iki kolunu kaybetmiş, bakire olduğu zamanlarda tecavüze uğramış bir kadını azize görür. Tarikat üyeleri, birbirini dirsekten tutmuş iki kol logosunun olduğu kırmızı kıyafetlere sarınmış halde perde de süzülüyor. Fakat tarikatın hem halk hem de kilise tarafından asla kabul görmediği ve bu duruma maddi-manevi şiddet gösterildiği de yadsınamaz bir gerçek. Concha’nın narsist-sadist karakterinin tedirginliğini hissetmemek mümkün değilken, baba Orgo’nun da klasik bir ataerkil olduğunu göz ardı edemem. Öyle ki Fenix’i çocukluktan erkekliğe geçirmek için, göğsüne hançer ile bir kartal kazımasına ne demeli? Aynı kartalı kendi göğsünde de taşıyan Orgo’nun gelenekçiliğini, sünnet ritüeline bir gönderme saymayı çok yerinde buluyorum. Jodorowsky sinemasında ataerkil sistemin eleştirisi, hemen her filminde görülür. 1970 yapımı El Topo’da, silahşörün 7 yaşındaki oğlunun erkekliğe geçiş mizanseni: annesinin fotoğrafını ve ilk oyuncağını çöl kumlarına gömmesiyle tamamlanır. Aynı eleştiriyi farklı imgeler ile bize sunan Jodorowsky yine El Topo’da, iktidar ve güç timsali Albay karakterinin hadım edilme sahnesiyle ataerkil gücün, erkeklik organından ibaret olduğunu vurgulamıştır. Akabinde Albay’ın intihar sahnesi, elindeki en büyük değerin kaybını hazmedemeyişinin de apaçık göstergesidir.

Filmin devamında Concha’nın Orgo’yu, dövmeli kadın ile bastığı şiddetli bir atmosfer var. Olayların öyle uçlaşıyor ki, Orgo, Concha’nın kollarını kökünden kesiveriyor. Tarikat ironisinin Concha’da vücut buluşu ona da bir azizelik getirecek, fakat bu din temelli bir azizeliğin çok daha ötesinde! Çünkü öncelikle Fenix’in kader döngüsündeki yerini alması lazım. Fenix, minik bir karavanda kilitli kalmış halde, tüm bu olanları sadece izliyor. Belki de en kötüsü oluyor şu an, dövmeli kadın biricik Alma’yı da alarak oradan uzaklaşıyor. Bir çocukken saf sevgi beslediği Alma, şimdi erkek olarak kalbinden akıp göğsündeki kartala dönüşmüş, uçuşmuş ve gitmiştir bilinmezliğe… Ama bu burada bitmedi. Fenix, sanrılarla tükettiği uzun yıllarca, akıl hastanesinde tedavi görüyor. Burada bir nebze ehlileştikten sonra ayrılık günü geldiğinde, onu Concha karşılıyor. Büyük gün geldi artık, Concha’nın Santa Sangre’si saklandığı dehlizden çıkmalıydı, o bir azizeydi! Fenix, annesinin elleri ve kolları olmuş halde buluyor kendini. Başlarda bu bir yardım güdüsüyken, zamanla evrimleşerek Concha oluyor işte! Concha, elleri ve kollarını dilediği gibi kullanabilmektedir. Ojeli parmakları bazen piyano çalar, bazen sirk gösterisine çıkar. Beyaz eldivenler giyer mesela, ipek kumaşlara dokunur keyiften mest olana kadar. İliklerine kadar hisseder, parmaklarının dokunduğu saçlarını… Fenix’in benlik kırılması, olayların fütursuz akışı, bin bir renklilik ve alabildiğine metafor birleşince bu distopyanın ütopikliği zorladıkça zorluyor. Artık uzuvlarında ötesinde, beyin ve ruh olarak yek vücuda bürünen anne-oğul amansız bir kaosta savruluyor. Concha, Santa Sangre’nin biricik azizesi olmakla, sapkınlığının hazzını bir lütuf olarak görürken; Fenix, hiçlik ve soğuk bir bedenden başka bir şey değildir nihayetinde.

Jodorowsky sinemasının dayanılmaz çekiciliği filmin her zerresinden damlıyor. Özellikle müzikal taban, filmi kaotik havasından kopartarak sanki hafta sonu yaşadığım şehre gelecek bir sirk var coşkusuyla harmanlanıyor. Her şeyin dışında ben üzerime düşeni yaptım. Kişisel hayranlığımın verdiği bu tutkulu heyecan bana filmi sonuna kadar anlatma yetkisini verdi, fakat bu topa girmeyeceğim. Kutsal kana bulanmış bu sirkten içeri girin, Fenix ve Concha orada bekliyor.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Berna Güler

Berna Güler

Yardımcı editör
Balıkesir-Altınoluk'ta '94 sonbaharında dünyaya geldi. Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji mezunu. 5 yıldır Aigai Antik Kenti'nde arkeolog. Kendini bildi bileli sinema, edebiyat ve müzik tutkunu. Kültür-sanat dergilerinde bazen yazarlık bazen şairlik yapıyor. Başucundan bir kitap: Hermann Hesse-Siddhartha, ruh ucundan bir şarkı: The Strawbs-Tears and Pavan ve zihin ucundan bir film: Alejandro Jodorowsky-El Topo derim.Mail yollamak için linke tıklayın.