AnalizRetro Filmler

Prefabrik Hayatlar: The Apartment

I’ve decided to become a mensch, you know what that means? A human being.

C.C. Baxter, The Apartment

Billy Wilder’ın 1960 yapımı The Apartment, içinde en tahrip edici insan ilişkilerinin olduğu karamsar, ekşi, melankolik bir film: Yılın en kısa ve uzun günlerinde, alacakaranlığın hızla düştüğü ve sokakların giderek daha da soğuk olduğu, ofis partilerinden sonra bazı insanların ailelerinin yanına gittiği ve gri hayatlarına devam ettiği apartman köşeleri var bu filmde ve insanlar bu evlerde ağaç yakmaktan bile rahatsız olmuyorlar, sadece içinde bulundukları anı tüketiyorlar. Wilder, bu filmi yaptığında döneminin önemli, çok çalışan yönetmenleri arasında sayılıyordu. Yönetmenin en adının duyulduğu ve yoğun olduğu bu dönemde The Apartment birçok açıdan değerlendirmeye tabii tutulan bir filmdi. Filmin türünü daha çok komedi olarak değerlendirenler dışında, The Apartment filminin çekim açıları o dönem için dikkat çeken önemli unsurlardan biriydi. Yönetmenin kullandığı çekim açıları King Vidor’un 1928 yapımı The Crowd adlı filmini hatırlatıyordu; uzun, sade ve delici.

Jack Lemmon’ın canlandırdığı C.C. Baxter karakteri filmde anlatıcı görevini üstlenen en ağır toplardan biridir; büyük bir sigorta şirketinde çalışan, hayatını profesyonel olarak gelişmeye adamış bir adam. Herkese karşı kibar ve zarif olan Baxter, kendisine gelen insanları hiçbir zaman geri çevirmeden, onları hayatının içine sokuyordu. Öyle açık bir karakter ki o, geceleri sokaklarda yağmur yaparken, evini başkalarının kullanmasına izin verir ve bu kişiler onun adını bilmek zorunda bile değil, amaçları sadece almak. Başkaları için her türlü sıkıntıdan, dertten kaçma, anlık kurtulma sağlayan bir sığınak olan Baxter’ın apartman dairesi en büyük gerçekçiliği yansıtıyor. Onun dünyasının gerçekte kendi, içinde yaşadığımız dünyayı temsil etme potansiyeli yüksek. Wilder, bu filmle Hollywood’un anlayışından uzakta bir kompozisyon çiziyor. Eğer The Apartment için bir tema söylemek gerekirse onun “yetişkinler için bir hikâye anlatıcısı” olduğunu belirtebiliriz. Bu filmi zaman ve tür açısından benzersiz kılan şey ise yönetmenin 1944 yapımı Double Indemnity ve 1950 yapımı Sunset Boulevard gibi noir filmlerinde bulunan karamsarlık ve ironik unsurlarını etkin bir şekilde kullanmasıdır. Filmde baskınlık kuran hicivsel dokunuşlar deneyimlerimize aittir ve bu hepimizin bir şekilde kendimizle ilişkilendirebileceğimiz bir şeydir. Wilder’ın senaryo yazımıyla ilgili altın kurallarından biri şudur: Daha ince ve zarif ama şeffaf bir hiciv anlatımı. Filmde Fran Kubelik karakterini canlandıran Shirley MacLaine, Bay Sheldrake karakterini canlandıran Fred MacMurray ve Baxter arasında dönen ilişkiler, filmin anlatımında sayısız sadakatsizlik, hayal kırıklığı ve ayrıntılar barındırıyor.

Fran:

What is it?

Bud:

(with difficulty)

The mirror – it’s broken.

Fran:

I know. I like it this way –

Makes me look the way i feel.

 Wilder, The Apartment filmini çekme kararını Some like it Hot filmini çekerken almış. Bunun arka planını net olarak bilmesek de Some like it Hot filmini izleyenler, The Apartment için bakış açılarını bu bilgiden hareketle şekillendirebilirler. Film, geniş ekranda siyah beyaz olarak çekildi: Noel ve yılbaşı partileri, barlar ve lokantalarda tatillerin tüm hızıyla sürdüğü günleri Baxter’ın dairesinin tasarımı, yatak odasının kapısı, dekorun dikkat çekiciliği takip ediyor. Peki, Wilder nasıl oldu da Some like it Hot filminden etkilenip, onun yansımasını The Apartment’a yedirmişti? Bu sorunun cevabı yönetmenin filminde kullandığı gizli özne ve objelerle bağlantılı olabilir. Bir örnekten yola çıkacak olursak, filmde Baxter’in apartman dairesi gizemli bir arzu nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Filmin anlatımındaki ağırlığın yarısı onun evinin anahtarında buluşuyor. Bu konuya ilişkin filmle ilgili çok yorum var: The Aparment kimilerine göre “kirli bir peri masalı” ya da “kirli, pis bir film”. Ancak buna rağmen filmin naif ve zarif bir duruşu var. En önemlisi 1960’ların hızla dönüşen Hollywood sinema ikliminde, bizi kısa bir serüvene çıkarıyor. Bu da bizi az çok o dönemin sinema dünyasını algılamamıza salık veriyor. Wilder’ın filmlerini klasik yapan şey filmlerinde alt nesneyi sağlam bir şekilde tanımlamak ve onu olabildiğince harcanmaya hazır etmek. O, sinemasında her zaman spesifik objeleri göz önünde tutmayı tercih etmiştir. The Apartment filminde de ev anahtarının yanı sıra şapka, filmde dikkat çeken önemli objelerdendi. Ev anahtarı sadece The Apartment için spesifik bir obje olurken şapka, Wilder sinemasının geneline hâkim olan bir objedir.

Fran:

Don’t be too sure. Just because i wear a uniform – that doesn’t make me a Girl Scout.

Yönetmene göre bir filmde en büyük hüner insan deneyimiyle ilgili konuyu bulup filme onu iliştirmektir; kurallar açık olacak, insanları dahil edeceksiniz, onlar sizin için bir atmosfer yaratacak vs bunların hepsi filmi oluşturan önemli unsurlardır. O yüzden Wilder, The Apartment’ı olabildiğince fazla tiplemeyle doldurmuştu. The Apartment da tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi kimsenin mükemmel olmadığını, herkesin belli bir ya da birkaç zaafı olduğunu ve bunun iyileştirilmesi güç bir durum olduğunu vurguluyor. Wilder’a göre mükemmel olmamamız bizi bir arada tutan ve birbirimizi sevmemizi sağlayan şeydir. O yüzden yönetmen, sinemayla seyirciyi bu durumun içine çağırmak istemiş. The Apartment, aslında bu doğrultuda tam da bizi ortak bir buluşma alanına toplayıp, kusurlarımız, zaaflarımız olmasına rağmen bizi birbirimizi sevmeye davet ediyor. 2002 yılında Robert Horton’un Wilder ile yaptığını röportajda yönetmenin sanılanın aksine The Apartment’ı hiçbir zaman komedi filmi olarak düşünmediği ortaya çıkmıştı. Film sinemaya gelince, izleyenler, eleştirmenler bu filmi daha çok komedi türüne yerleştirmeyi uygun bulmuşlardı ancak The Apartment, içinde duygu yoğunluğu barındıran ve olsa olsa trajik komik olabilecek bir filmdi. Bu, Billy Wilder’ın insan doğasını sergilediği illüzyonun ve büyünün tek çatı altında toplandığı bir dünyadır.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Burcu Meltem Tohum

Burcu Meltem Tohum

Sinema Yazarı
Burcu Meltem Tohum 1993 yılında İstanbul'da doğdu. Öğrenimini İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji departmanında tamamladı. Şu an Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda yüksek lisans eğitimi görmektedir. Sinema atölyesinde başlayan sinemaya olan tutkusu farklı disiplinlerde çalıştığı zamanlarda peşini bırakmadı. Lise yıllarında başladığı sinema alanında çeşitli yazınsal projelere eğilimini sürdürdü. 2013-2014 yılları arasında Filmloverss adlı site üzerinde ve çeşitli sinema bloglarında yazıları yayınlandı. Uzun yıllar boyunca film altyazı çevirilerinde gönüllü olarak çalıştı. Boğaziçi Üniversitesi'nin Sinefil dergisinde yazarlık yapıyor. Edebiyat ve sinemanın hayatında vazgeçilmez bir ikili olduğunu düşünerek bu alanlara olan tutkusu yaptığı çalışmalarında onu perçinlemeye devam ediyor.Mail yollamak için linke tıklayın.