AnalizBağımsız Sinema

Modern Hayata Başkaldıran Naif Kadın

Modern Hayata Başkaldıran Naif Kadın: Frances Ha

(Dikkat spoiler içerir.)

Günümüz Amerikan Bağımsız Sineması’nın öne çıkan isimlerinden biri olan Noah Baumbach’ın filmlerinin dünyası, genellikle hayallerinde ki o büyük dünyayı yaratamamış, onun yerine gerçek dünyanın acımasızlığının içinde savrulmuş orta sınıf insanlar etrafında döner.

2005 yapımı ‘The Squid and The Whale (Mürekkep Balığı ve Balina)’ filmi ile dikkatleri üzerine çeken Baumbach, senaryosunu başrol oyuncusu Greta Gerwing ile yazdığı 2012 yapımı ‘Frances Ha’ ile yine tek başına kalmış, modern hayat içinde tutanamayan çocuk ruhlu bir karekteri işliyor.

Minimalist yapısıyla, müzikleriyle, belirli kadrajlarıyla ve tabiki siyah beyaz oluşuyla Fransız Yeni Dalgası’ esintili ‘Frances Ha’ nın asıl başarısı günümüz dünyasının direkt içinden olmasında yatıyor. Yönetmeninden, senaristine, oyuncusuna kadar aynı nesli yani ‘Ben Nesli’ni temsil eden üyeleri, anlatıkları hikaye de yine kendilerinin hikayesidir. Ve bu hikayenin merkezindeki karakterin sorunu yine bu neslin/çağımızın sorunudur; büyüme yaşının gün geçtikçe ileri atması, bunun sonucu olarak  hayallerin üzerinden hayatın/toplumun baskısı.

‘Henüz gerçek bir insan olmadım.’

Frances (Greta Gerwing), 27 yaşında, iyi bir dansçı olma çabası içinde hayallerinin peşinde savrulan hala tam olarak büyüyememiş bir kadındır. Amatör olarak profesyonel bir dans şirketinde çalışmaktadır. Amacı bu şirkette amatörlükten profesyonelliğe geçerek  kalıcı bir dansçı olmaktır. Kötü giden bir ilişkisi, iyi giden dostluğu vardır. Sevişmeyen lezbiyen çitfler olduklarını söylediği, aynı evi de paylaştığı dostu Sophie (Mickey Summer) için ‘Birbirimizin aynısıyız sadece saçlarımız farklı’ der. Hantal bir bedeni vardır bu yüzden çok iyi bir dansçı değildir, sürekli okumayı, kendini geliştirmeyi sever, yolda giderken yürümek yerine dans etmeyi tercih eder. Dağınıktır ama dağınıklığını kabul etmez, sadece meşgul olduğu için toparlanamadığını söyler. Toplumun ondan beklediği aslında 27 yaşında gibi olması gerektiğidir yani büyümesi istenir. Ama Frances her tavrından, her kelimesine kadar büyümek istemediğini gösterir belki de nasıl büyüyeceğini bilememektedir. Kendini ‘Henüz gerçek bir insan olmadım.’ diye tanımlar.

Frances’ın gözünde/ dünyasında, gerekli/ değerli olan şeyler sadece Sophie’nin dostluğu, birlikte kurdukları hayaller ve danstır. Gerisini umursamaz, tüm naifliğiyle, çocuksuluğuyla bunlara bağlanmıştır. Ama ‘olgun’ insanların çizdiği sınırlar vardır ve Frances’den de 27 yaşındaki biri olarak bu sınırların içinde kalması istenir. Erkek arkadaşının birlikte yaşama teklifini Sophie’ye duyduğu sevgi ve verdiği söz yüzünden reddeden Frances, bunun karşılığında Sophie tarafından sadece daha iyi bir semtte yaşamak için terk edilir. Böylece hayattaki ilk darbesini yer. En çok değer verdiği insandan böyle bir tepki almak gerçekliğe biraz yaklaştırsa da, hayallerini bırakmayı seçmez. Bu noktada durup sorulması gereken soru: ‘Gerçeklik karşısında en doğru olan hayalleri bir kenara atmak mıdır?’ veya ‘Frances gibi ne olursa olsun yılmadan devam etmek mi?’

‘Çıkılamaz Frances’

Sophie Frances’in tersine artık olgun olmayı, daha prestijli bir hayatı,toplumun arzuladığı kadın olmayı seçmiştir. Hayallerinden vazgeçmiştir aslında. Hayatında bir erkeğin varlığını zorunlu gören biri değildir Frances, değişmeden hayalleri ile yaşamak istemektedir sadece. Filmin başında en yakın arkadaşı için erkek arkadaşından vazgeçmesi de tam da bu nedenle olur.

Tek başına ayakta kalmaya çalışan Frances, maddi ve manevi olarak bunun üstesinden gelemeyerek, daha önce bir partide tanıştığı Benji (Michael Zegen) ve Lev’in (Adam Driver) yanına taşınır. İki erkek farklı yollardan Frances ile yakınlaşmaya çalışır ama sonuç alamazlar. Çünkü Benji’nin de deyimiyle ‘Frances bir çıkılamazdır.’ ‘Peki, Frances neden çıkılamaz?’dır.

Frances bu durumu şöyle açıklar: ‘Bir ilişkide ne istediğimi, neden bekar olduğumu açıklayabilirim. Zor bir durum, biriyle birlikte olduğunda sen onları seversin ve onlar bunun farkındadır, onlar seni sever ve sen de bunun farkında olursun. Ama bu bir parti ve diğer insanlarla konuşursun, gülersin, ışık saçarsın, odayı araştırır, diğerlerinin gözlerini yakalarsın. Ama bu sahiplenici olman ya da kusursuz bir cinsellik yaşaman için değil, senin bu hayattaki kişiliğinle alakalı bir durumdur. Bu durum hem komik hem de üzücü ama bu hayat sona eriyor ve tam da orada, fark edilmeden, herkesin önünde duran gizemli bir dünya oluşuyor. Ama kimse bunu fark etmiyor. Yani dedikleri gibi etrafımızda başka bir boyut var ama bizde onları algılama yeteneği yok. Bir ilişkiye girmeme sebebim işte bu. Ya da hayata sanırım. Aşka…’

Tam olarak birbirini takip etmeyen ama altında oldukça anlam yüklü bu cümleler, kadın-erkek ilişkilerinde pek de başarılı olmayan, evlenmek için sürekli uzun olduğu söylenen Frances’ın aslında hala büyümediği, hayatı, ilişkileri kafasında anlamladırmaya çalıştığının bir özetidir. Hayatın griliğini reddeder, filmin siyah beyaz oluşu da bunu destekler niteliktedir. Bu griliğin içinde renkli olandır Frances. Dostluklarını, hayallerini bir kenara koyan, griliği seçen Sophie toplum tarafından akıllı ve mantıklı bulunurken, Frances tüm bunları reddetiği, kendisine sunulanlarla yetinmediği için hor görülür.

‘Kalıba sığmayan’

Sophie sürekli kalbini kırmaya devam etse de, onu kendi naifliğinde affeder ve hayallerini/özgürlüğünü hala gerçek hayata kaptırmadığını göstermek adına hiç parası olmamasına rağmen borçlarla Paris’e gider. Çünkü kalıba sığmayan Frances’dir o. Fakat durum bir şeyleri kanıtlamaya gelince hayallerine tutunamaz artık. Uyku yüzünden gününü istediği gibi geçirememesi, buluşmak istediği aileyle buluşamaması, sürekli kafasındaki gelecek kaygısıyla Paris’te elinden kayıverir.

Değişimin kaçınılmaz olduğunu/ büyümesi gerektiğini anlayarak dans topluluğu başkanının teklif ettiği işi kabul eder ve olgun insanların dünyasına adım atmış olur.

Filmin sonunda kendi parasıyla tuttuğu kendi evinin posta kutusuna tam isminin bir türlü sığamaması (Frances Halladey), en başta gördüğümüz Frances’in hem değişim gösterdiğinin hem de yeni Frances’in hala asla bir kalıba sığmayacağını anlatır. İş kıyafetiyle özgürce dans etmesi, hayatın, hayallerini elinden alamadığını ve asla alamayacağının dile getirmiş halidir. Çünkü o renkli Frances Ha’dır.

*Bu yazı Gözde Dikmen tarafından yazılmıştır ve izin almadan kullanılmamasını rica ederiz. 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Gözde Dikmen

Gözde Dikmen

Sinema Yazarı
1980 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okuyarak filazof olma yolunda ilerleyen Grafik Tasarımcı/Çizer. Sinemaya olan tutkusu çocukluk yıllarında başladı. Yönetmen Ayşegül Doğan’ın Film Okuma Atölyesi sayesinde bu tutkuyu farklı ufuklara taşıdı. Şu an Antalya’da yaşamakta olup, kendi atölyesinde yazıp, çizmekte ve her hafta sinemaya ilgi duyan insanları atölyede toplayıp film gösterimi yapmaktadır.Mail yollamak için linke tıklayın.