Analiz

Sürrealizm’in İlk Meyvesi

Luis Bunuel sinemasının temeli

Luis Bunuel sinemasının temeli; I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan birçok düşünce ve aykırılığın sürrealizm tabanında harmanlanıp sinemaya uyarlanışıdır. Sinema en iyi hikâye anlatıcılığı platformlarından ve bir o kadar da sınırsız bir kulvar. Tüm dinler, tüm bilimler, tüm şekerler ya da bok böcekleri, tüm gerçekler ve tüm -senin için- gerçekler bu sahnede vuku bulabilir. Luis Bunuel dehası da kişisel devinimlerini, dönemin –gelmiş, geçmiş- riyakâr toplumunun makineleşmesini, hüzün ve acıları ve çıkış noktası otoriteleri, başka bir dünya mümkünleri kendi perdesinden boyutların ötesine taşıyor.

Sürrealizm hiçbir kaide gözetmeksizin sanatçının iç görü ve hayal gücüne kalmış, sanatın en ‘öz’ halidir. Çünkü saf, kuralsız ve heveslidir! Bir kili şekillendirirken hep aynı kalıbı kullanırsan, onun adına başka bir fikrin olamaz. Fakat yeni ve farklı –hata payından korkmadan- bir şey yaparsan sonsuz bir döngüde başka kapılar açarsın. Bunuel’e bakıp gıpta etmektense, Bunuel ol ey dünyalı!


(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Savaş yılları ve ilk günah: Gerçeküstücülük Manifestosu!

1.Dünya Savaşı sonrası birçok düşünce ve fikir akımı baş gösterdi. Gayet tabi normaldir, herkesin diyecek bir şeyleri var! Acıklı olan ise, tarihin kendini tekerrür etmesi. Aynı Vietnam Savaşı ve sonrası kendini özgürleştirme arzusuyla komün topluluklar kuran hippiler gibi.. Yıllar sonra hippi olacaklarını bilmeden, kadim savaşı görerek, okuyarak, duyarak umutsuzluğa düşen hippiler. All you need is love!

1.Dünya Savaşı’nda oluşan hem maddi hem manevi ağır travmalar, ruhani isyanını, bir boyutta yeni felsefeler ve düşünce akımlarıyla aşmaya çabaladı. Avrupa, Rasyonalizm ile çalkalanadursun, tepkiler gecikmeden Sürrealizm ve Dadaizm olarak boy gösterdi. Fransız yazar Andre Breton (18 Şubat 1896, Fransa) 1924 yılında Gerçeküstücü Manifestoyu çıkartarak geniş kitlelere hitap etti. Kısaca temel prensip: hiçbir prensibin olmayışı, aklın hür bir biçimde kaidelerden kopuşudur. Bir nevi devrimdir, evet sanat devrimidir!

Luis Bunuel üzerine

1900’ün soğuk 22 Şubat’ında İspanya’da dünyaya gelen Bunuel, ileride hayatının temeline oturtacağı manifestodan bi’ haber, koyu Katolik bir ailede muhafazakarca yetişiyordu. Madrid Üniversitesi’nde ziraat, psikoloji ve müzik gibi birbirine uç alanlarda eğitim aldı. Tam da bu dönemde Federico Garcia Lorca ve Salvador Dali ile yakın ilişkiler kurdu. Sanatçı çevresi, kendi içinde bastıramadığı yoğun sanatçı karakterini habire körükledi. Gün geldi çattı ve Bunuel, Paris’e sinema eğitimi almaya yollandı. Burada dünya sinema tarihi için çok önemli bir buluşma gerçekleşti. Bunuel, Breton tarafında yaratılan Gerçeküstücü Manifesto ile tanışıp, onu sanki bir organı gibi benimsedi. Sürreal sinemanın ilk ve en önemli temsilcisi sevgili Bunuel, kendinden sonra gelen birçok yönetmene ilham kaynağı oldu.

Bunuel sinemasında yegâne klişe, hayal ve gerçeklik arasındaki ince çizginin bu iki kavram arasındaki yerini terk edip, birleştirici bir çember çizmesidir. Hakikat ve düşler öyle harmandır ki, imgeler denizinde bir balık gibi savrulur beyaz perdeye akar gider. Soyutluğun asileştiği bir dünyası var Bunuel’in. İnce ince işlenmiş aykırılığın en samimi hali!

Bunuel’den 2 güzide kült eser 

Bu ne gaflettir, Bunuel sinemasından iki film seçmek ne haddime? Hangisini neye göre seçebilirim hepsi kült yapım, hepsi uçsuz bucaksız hikâye! Ama evet, iki tanesi ‘ben’ için, ayrı bir yere sahip. Işıkları kapatın, 3, 2, 1…

Un Chien Andalou/ Bir Endülüs Köpeği (1929)

Luis Bunuel

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili Bunuel bu filmi, Dali ile beraber sürreal sinemanın ilk örneği olarak çekmiştir. Senaryosunu beraber yazdıkları filmimiz, 21 dakikadır. Simone Mareuil ve Pierre Bathcheff’in bizi karşıladığı eşsiz baş yapıta, Bunuel’in rüyalarının derlemesi demek yanlış olmaz. İlk başlarda Dali bu senaryoyu beğenmese de, üzerine bir şeyler ekleyerek yegane amaçlarına ulaştıkları filmi çekerler. Bu amaç: hiç kimsenin filmden bir anlam çıkartamamasıdır. Film bölük pörçük sahnelerin kolajlanmasıyla oluşur. Ustura ve avuç içindeki karıncalar gibi yapı taşı sahnelerin derinliği üzerine düşünmek gerekir. Fakat herkes kendini tatmin edecek bir sonuca varabilir. Çünkü bu filmin tek bir amacı var, anlaşılmamak. Filmin bu mahremiyeti ayrıca tarifsiz bir keyif veFriyor. Huzursuz bir haz için kaçınılmaz.


(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Simon del Desierto/ Çöl Adamı Simon (1965)

Luis Bunuel

 

 

 

 

 

 

Umutsuzluğa düştüğümü bugünlerde anımsadığım bir gece, bu filmle kendimi oyalamak niyetindeydim. Ama yön vermek gibi cesaret isteyen bir eyleme taban hazırladığı için filmi bugün tebrik ediyorum. O sebeple ikinci filmimiz budur!

Sözün özü filmimiz 45 dakikalık, Luis Bunuel ve Julia Alejandro imzalı bir kült. Silvia Pinal ve Claudio Brook’un oyunculuklarına selam olsun ki film çok leziz. Koyu bir dindar olan Simon, bir sütunun üzerinde ibadet etmektedir. Bu ibadet biraz Budizm alt yapılı, dünyevi her şeyden uzaklaşıp acılı bir arınma sürecini işliyor. Simon bu arınma sürecinde, en başta kendisiyle sonrasında çevresiyle ve şeytan ile türlü karşılaşmalar yaşıyor. Ben bir noktada Bunuel’in kendi hayatındaki devinimin yansıması olarak hissediyorum bu filmi. Fakat bilinmez tabi. Aslında çok hayatın içinden ve Litvanyalılardan Aborjinlere kadar herkesin her an içine düşebileceği bir konu: nefs ile savaşmak. İstemek, -doğal ya da yapay seçilimle- inanmak, zorunda kalmak, umutsuzluğa düşmek, acı, hüzün, sevinç ve bla ve bla. Her şeyi sayabilirim ve hepsini gördüm çünkü. Dönemde sınırlı kalmayan her an her yerde olabilecek çiçek gibi bir film! 

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Berna Güler

Berna Güler

Yardımcı editör
Balıkesir-Altınoluk'ta '94 sonbaharında dünyaya geldi. Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji mezunu. 5 yıldır Aigai Antik Kenti'nde arkeolog. Kendini bildi bileli sinema, edebiyat ve müzik tutkunu. Kültür-sanat dergilerinde bazen yazarlık bazen şairlik yapıyor. Başucundan bir kitap: Hermann Hesse-Siddhartha, ruh ucundan bir şarkı: The Strawbs-Tears and Pavan ve zihin ucundan bir film: Alejandro Jodorowsky-El Topo derim.Mail yollamak için linke tıklayın.