Analiz

Bir Ken Loach Filmi: I, Daniel Blake

Ken Loach

Geçtiğimiz yıl tüm filmlerini, YouTube’da “The Ken Loach Films” adı altında ücretsiz yayınlayan Ken Loach, sadece İngiltere’nin değil tüm dünyanın saygı duyduğu yönetmenler arasında sayılabilir. İşçi sınıfı bir aileden gelen yönetmen, bu sınıfın, ötekilerin, yoksulların sesi olmuş güçlü bir “Sosyalist”. Her zaman gerçeklerin yanında olup, asla boş sloganlara yer vermeyen biri.

İlerleyen yaşına rağmen üretkenliğini devam ettiren ender yönetmenlerden biri olan Ken Loach, son filmi “I, Daniel Blake” (Ben, Daniel Blake) ile 2016 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kucaklayarak yine dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Bu ödülü ikinci kez alan 9. yönetmen olarak sıraya da yerleşti.

Uzun zamandır Paul Levarty’nin kaleme aldığı senaryoları filme taşıyan Loach, yine onunla çalışmış. Levarty senaryoyu yazarken sosyal yardım sistemi mağdurları ile yaptığı görüşmelerde aktarılan gerçek olaylardan hareket ediyor. Yine işçi sınıfının dertlerini anlatan, hikâye ve anlatısı karakteristik Ken Loach filmi olan “I, Daniel Blake”in dramatik yönü oldukça ağır basıyor. Başrollerini Dave Johns (Daniel Blake) ve Hayley Squires (Katie) paylaşıyor.

Film, iki kişinin konuşmasıyla başlıyor, görüntü yok, seyirci sadece duyuyor. Konuşanlardan biri, kalp krizi sonucu bir süre çalışamaz raporu almış ve bunun için işsizlik maaşı talep eden Daniel Blake. Diğer tarafta ise işsizlik maaşını alamayacağını söyleyen, karar verici pozisyonda bir sigorta yetkilisi ama ne bir doktor ne bir hemşire. Yetkilinin konuşması, günlük hayatta da sürekli karşımıza çıkan telefondaki robotlar gibi fakat bu bir telefon konuşması değil. Loach görüntüyü bir süre vermeyerek tam da bunu anlamasını sağlıyor seyircinin. Otomotlaşmış bir düzende insancıl temeller yoktur ve bu yüzden düzenin insanı önemsemesi beklenemez.

İşsizlik maaşını alamayan Daniel’a itiraz etmesi ve bu sürede yeni bir iş bakarsa başka bir yardım alabileceği söyleniyor. Bu sefer önüne çıkan engel, dijital dünya oluyor Daniel Blake’in. 40 yıllık marangozluk hayatında hiç dijital sistemin içine girmemiş, girmeye de gerek duymamış bir adam. Ama sistem bu seferde, dünyanın artık dijital olduğunu ve her işi online yapması gerektiğini söylüyor, eğer bunu yapamazsan da yine sistemin içinde barınamıyorsun. Sözde her şey daha kolay bir hale gelmiş gibi görünürken, aslında sistem daha da yavaşlamış durumda. Tek bir çıktı almak bir parmağın ucuna bakarken, bunun için oradan oraya koşturmaya zorlanır insanlar. Azıcık anlayışlı davranmak ve sıkıntıları büyütmeden çözmek varken, kurallara körü körüne bağlı kalmaya çalışarak, zorlaştırılan/yokuşa sürülen işler vardır sistemin her köşesinde.

Ken Loach ve Sistem Karşısındaki Direniş…

Daniel, sistemin önüne çıkardığı engellere rağmen direnmeye devam eder, uğraşır, zamanının büyük bir bölümünü kütüphanede online form doldurmaya harcar ama yılmaz. Bu direnme sırasında, iki çocuğuyla parasız olduğu için sistemin dışına itilerek, Londra’dan sürülmüş Katie ile tanışır. Ken Loach bu noktada iki sıradan insanın sorunları arasında birbirlerine nasıl destek çıkabildiklerini göstererek, bir nevi insanlık dersi de veriyor.

Daniel Blake’in sistem karşısındaki direnişi, hepimizin içten içe isyan ettiği, çoğu zaman çekindiğimiz, çoğu zaman  düzenli hayatımızdan çıkmaya korktuğumuz için görmezden geldiğimiz fakat sesimizi duyurmamız gereken bir başkaldırmanın birey olarak vücut bulmuş hali.

Ken Loach, Daniel Blake gibi işçi sınıfına dahil bir insanın, önce sağlık sorunları yüzünden işsiz kaldığında, sistemin verdiği yardımın kısıtlanmasıyla, yaşam standartlarında olan değişikliğin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Daniel’ın direnmesine rağmen yaşadığı ve her geçen gün daha da kötüleşen süreci izlerken, bir yandan da parasızlıktan yiyecek dahi bulamayan, bulduğunda ise kendini aç bırakarak sadece çocuklarına yediren Katie’nin, bu süreci çok uzun zamandır yaşadığını düşünerek, iki farklı hikayeyi tek bir noktada birleştirme şansı buluyor seyirci.

Ken Loach, Daniel Blake’in hikayesini anlatırken umuda pek yer bırakmamış. Kara mizah serpiştirilmiş, yer yer gülünen sahneler olsa da, her geçen dakika hikaye örgüsünü daha büyük bir karanlığa gömüyor yönetmen. Perdede görülene kayıtsız kalmamak mümkün değil, öyle ki yumruğu sıkıp filme girip, olaylara müdahale etme dürtüsünü bastırmak oldukça zor. Bu noktada, filmin belki de tek eksi yönü, ajitasyonun eline çok düşmesi olabilir. Hikayede izlenilen şeylerin hayatın gerçekleri olduğu çok açık ancak durumun yüksek trajedisine rağmen, karşıdaki insanlar o kadar iyi, o kadar masum, o kadar hatasız ki filmin gerçeklik duygusundan kopup, onlar için duyulan üzüntünün içine hapsolunabiliyor.

Daniel Blake her karesiyle bir tokat gibi çarpıyor seyircinin yüzüne ama belki de en büyük tokat filmin sonunda Katie’nin Daniel’ın yazdığı mektubu okurken geliyor. Mektubun son birkaç satırı olan “Benim adım Danie Blake. Ben bir adamım. Bir insanım, köpek değil. Hakkım olanı istiyorum. Ben vatandaşım. Ne fazla ne eksik…” cümleleri uzun süre yarattığı etkisini yitirmiyor.

Filmin bu kadar etkili olmasında oyuncularında büyük bir katkısı olduğu çok açık. Sisteme karşı her olursa olsun direnmeye ve kendi doğruları ile ayakta durmaya çalışan Daniel Blake’i canlandıran Dave Johns’un oyunculuğunun filmin inandırıcılığı üzerinde oldukça büyük bir etkisi var. Bu usta oyunculuk karşında ezilmeyen ve sağlam bir oyunculuk sergileyen Hayley Squires’de Katie karakteriyle oldukça başarılı.

Ken Loach, Daniel Blake’de bir kez daha en iyi yaptığı işi yapıyor ve sinema aracılığıyla sisteme karşı dimdik durmaya devam ediyor.

PSİKESİNEMA OCAK – ŞUBAT 2017

*Değerli okurlar  yazılarım hakkında olumlu ya da olumsuz görüşlerinizi yorum kısmına bırakacağınız mesajlarınızla bana iletirseniz çok memnun olurum. Yapacağınız yorumlarla daha özgü içerikler üretmeme katkıda bulunduğunuz için şimdiden teşekkür ederim. 

SİZ DE ARAMIZA KATILIN

Yazar için önemli olan okuyucudur, okuyucum olmak ve bu konuda bana ilham sağlamak için benimle irtibatta kal ve Sinegazete‘ye abone ol.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Gözde Dikmen

Gözde Dikmen

Sinema Yazarı
1980 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okuyarak filazof olma yolunda ilerleyen Grafik Tasarımcı/Çizer. Sinemaya olan tutkusu çocukluk yıllarında başladı. Yönetmen Ayşegül Doğan’ın Film Okuma Atölyesi sayesinde bu tutkuyu farklı ufuklara taşıdı. Şu an Antalya’da yaşamakta olup, kendi atölyesinde yazıp, çizmekte ve her hafta sinemaya ilgi duyan insanları atölyede toplayıp film gösterimi yapmaktadır.Mail yollamak için linke tıklayın.