Analiz

JOKER – TOPLUM ASİDİNDE ERİYEN BİR MECZUBUN DOĞUŞU

“Akıl hastalığına sahip olmanın en kötü yanı herkesin bir şeyiniz yokmuş gibi davranmasını beklemesidir.”

Dikkat! Spoiler içerir. 

Filmin sonunda adeta bir halk kahramanına dönüşecek olan karakterimiz Arthur Fleck‘in hayatına odaklanan Joker filminde aslında her şey normalmiş gibi başlıyor. Karakterimiz Arthur, bir gettoda annesiyle beraber yaşayan ve palyaçoluk yapan, sıradan hatta hastalığından faydalanan acımasız toplum yüzünden fazlasıyla da ezik birisidir. En büyük hayali ise büyük bir komedyen olmaktır. Hastalığından kaynaklı olarak kendini çaresiz ve kötü hissettiği durumlarda uzun ve de sürekli bir gülmeye yakalanır. Bunun için yanında kart bile taşımaktadır. Arthur’u ilk gördüğümüz sahne çalıştığı yerde kendine makyaj yaptığı sahnedir. Karakterimiz mesleğini icra ederken birçok kez toplumun dejenere ve lümpen kesimi tarafından hor görülür. Bir gün bir iş arkadaşının ona kendini koruması için verdiği silah ile birlikte hayatının tam anlamıyla değişeceğinden bihaberdir. Metroda 3 erkek tarafından tacize uğrayan bir kadını gördüğünde istemsizce yine meşhur gülüşüne başlar ve kendileriyle dalga geçildiğini düşünen bu üç Wall Street çalışanı Arthur’u çok ağır bir şekilde döverler. Tam da bu sırada karakterimiz büyük bir katarsis yaşar ve tetiği çekerek hepsini oracıkta öldürüp arkasına bakmadan kaçmaya başlar. Tıpkı geçmişindeki korkak ve ezilmiş halinden kaçar gibi. Uzunca bir süre kaçtıktan sonra kendini bir tuvalete atar. Burada yaptığı o ikonik danstan sonra aslında Joker’e dönüşümü başlamış olur Arthur’un.

Joker
Joaquin Phoenix

Filmin oyuncu-yönetmen ilişkisi ve mizansen açısından analizine gelecek olursak yönetmen kendisinin de belirttiği üzere çok sevdiğinden ötürü filmde çok sayıda extreme close-up’lar kullanmıştır. İyi ki de kullanmış çünkü bunların, filmin duygu ve etkisini yoğun bir şekilde arttırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmin başında Arthur’u makyajını yaparken gördüğümüz o ilk sahnede elleriyle ağzını ayırarak gülüyormuş ifadesi yaparken gözünden akan yaşın daha ilk take’te gerçekleştiğini de söylüyor Todd Philips. Sonrasında ise başka bir take almadan hemen diğer sahnelere geçmişler. Buradan da anlıyoruz ki film, çekimleri esnasında büyüyen-yeşeren bir filme dönüşmüş. Gün gün, hafta hafta çok fazla doğaçlama kullanılarak ve senaryoda değişiklikler yapılarak çekilen bir filmin bu kadar etkileyici olması ise gözlerden kaçmıyor doğrusu. Böylesine bir yapı ve ilerleyiş ile çekilen filmde en ufak bir kopukluk ve eksiklik bulmak da neredeyse imkânsız oluyor. Filmi izleyenlerin akıllarına kazınan o ikonik sahnelerden bir diğeri de Arthur’un ayna karşısında yaptığı dans olduğunu görüyoruz. Yönetmen Todd Philips’in belirttiği üzere burada Joaquin Phoenix’in aslında doğaçlama yaptığını ve senaryoda yapacağı şeyin (aynaya ve silahına bakıp pişman olma mizanseninin) çok etkili olmadığını gördükten sonra yönetmenin Joaquin Phoenix’e filmin o sekansında çalan müziği çekim esnasında dinleterek ne yapacağını görmek istemesinden doğan bir sahneye dönüştüğünü görüyoruz. Joaquin Phoenix hali hazırda bir karakter oyuncusu olduğunu oynamış olduğu Her, You Were Never Really Here gibi filmlerdeki melankolik ve depresif karakterleri kusursuz bir şekilde canladırmasıyla kanıtlamıştı zaten. Fakat buradaki performansı gerçekten olağanüstü. Yine yönetmenin gözdesi bir plan olan Arthur’un çocuklardan dayak yediği ve onları kovalarken kendi pankartının yüzüne vurulduğu sahnede Arthur’un hem kıyafeti hem de çiçek detayı gözümüzden kaçmıyor. Todd Philips’in söylediği ve aslında filmin içindeki elementlerden de çok rahatlıkla fark edebileceğimiz üzere sinemanın dahi çocuğu Charlie Chaplin’den hem kıyafet hem de mizansen anlamında birçok unsurun ilham alındığını görebiliriz. Zaten filmin çok küçük bir kısmında büyük bir opera binası tarzında bir yerde Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminin gösterimi yapıldığını ve Joker’in bunu hayranlıkla izlediğini görüyoruz. Çiçek detayına dönecek olursak Arthur’un yerde yatarken göğsündeki çiçeğin suyunu sıkması da onun hala Joker olduğunu ve o trajik durumda bile bir komedi yaratma ihtiyacını bize hissettiriyor.

Joker

Film bir çizgi roman filmi olmasına rağmen çok fazla bağımsız sanat sineması hissi uyandırıyor. Ki enfes sinematografisi, sanat yönetimi ve Joaquin Phoenix’in harika oyunculuğu göz önüne alınınca gerçekten de böyle geliyor fakat tüm bunlardan öte aslında çizgi roman sevdalısı seyircinin uzun süredir açlığını çektiği o karanlık DC Comics havasını en net şekilde perdeye yansıtabilen cesur bir film olduğunu görüyoruz. Marvel ve Sony’nin o vurdulu kırdılı ve kahramanlar çorbası haline gelmiş yoğun aksiyon dolu filmlerinden sonra aslında sıradan sinema seyircisinin bile beğenmese bile bir şeyler hissedebileceği, kendinden bir şeyler bulabileceği bir film olduğunu görüyoruz. Todd Philips gibi bir komedi yönetmeninin (Hangover’ın yönetmeni) böylesine riskli ve de kapsamlı bir işe girişmesi onun idealist ve vizyonu geniş bir yönetmen olduğunu gösteriyor bizlere. Yine diğer jokerlerden farklı olarak gülmesinden makyajına, Batman ile ilişkisinden doğuş öyküsüne kadar çok mantıklı ve de gerçekçi argümanlar sunuyor seyirciye. Gülmesinin hastalığıyla olan bağı, makyaj yapmasının nedeni ve Batman’in çocukluğu ile kurdukları ilişki seyirciye hem bu öyküyü daha inandırıcı hem de hissedilebilir kılıyor. Tabi ağır çizgi roman hayranlarının da yine farkedebileceği gibi Warner Bros’un, çok çok çok daha bağımsız olabilecek bu filme tıpkı Marvel gibi bir evren yaratma çabası içine girdiklerinden dolayı Batman’li sahnelerin (inci kolyenin kopma detayına kadar) sonradan eklendiğini anlayacaklardır ama bugüne kadar hep Marvel’ı taklit etmekten dolayı kendi özünü unutan DC’ye çok güzel bir ivme ve geri dönüş kazandırabilecek bir iş olduğunu da unutmamak lazım. Her şeye rağmen çok başarılı bir deneme ve anti-kahraman doğuşu anlatan bir film olduğunu görmek gerek. DC ve Warner Bros’un bundan sonraki tüm filmlerini Joker ve onun aurasında çekmeleri kendilerinin ve de seyircilerinin yararına olacaktır.

JokerJoker her ne kadar bağımsız ve de özgün bir film gibi görünse de aslında bunu kendi temasındaki benzer filmlere yaptığı göndermeler ve onlardan aldığı ilhamlar sayesinde başardığını görüyoruz. İlham aldığı filmlere örnek olarak teması ve karakter özelliklerinin benzeşmesi nedeniyle Taxi Driver ve King of Comedy örnek verilebilir. Yine aynı şekilde tam bir aşk yaşayacak diye sevindiğimiz sırada aslında o tanıştığı kadını kendi kafasında kurmuş olduğunu sonradan anladığımız gibi Fight Club tarzında ufak bir twist konulduğunu görüyoruz. Hatta şu aralar konuşulan bazı teorilere göre filmde yaşanılan her şeyin aslında Joker’in hepsini kafasında üretmesinden kaynaklı olduğunu da duyuyoruz. Ama buna inanıp inanmamak tıpkı diğer tüm teoriler gibi elbette seyirciye kalıyor. Yine ilham aldığı filmlere dönecek olursak; en çok da filmin sonunda bir halk kahramanı gibi taşındığı ve alkışlandığı sahnelerde gerek maske detayından gerekse de benzer bir sistem eleştirisinin varlığından dolayı yazımızın başında da söylediğimiz gibi V for Vendetta’dan büyük bir ilham alındığını söylemek hiç ama hiç yanlış olmaz. Nasıl ki V for Vendetta’nın maskesi anarşizmde büyük bir sembol haline geldiyse (bknz: Anonymous hacker grubu) Joker filminin teaser’ı çıktığından beri de Joker’in cosplay’leri, makyajları vb şeyler çok yoğun bir şekilde yapılmakta. İnsanların, özellikle de genç kesimin bu tarz karakterleri kendilerine; gittikçe yalnızlaşmalarından mı dersiniz yoksa bir kahraman/koruyucu figürü arayışından dolayı mı dersiniz bilemeyiz fakat idol haline getirmeleri artık alışık olduğumuz bir şey haline gelmiş durumda. Zaten tam da bu sebepten dolayı filmin Amerika gösterimlerinde birçok güvenlik önlemi alınmıştı. Hatırlayanlar olacaktır; The Dark Knight Rises filminin gösteriminde sinema salonunda silahlı bir saldırı olmuş ve birçok kişi ölmüştü. Böylesine filmlerin güçleri ve de riskleri işte tam da bu noktada fark ediliyor ne yazık ki.

Joker

Toplumun kendi eliyle yarattığı bu büyük anti kahramanların öyküleri aslında yaptıkları her ne kadar kötü olsalar ve insanlara bir şekilde özenilecek ve ihtiyacı gözetilecek kişiler gibiler gelse de biraz empati yapıldığında aslında bu kişilerin toplum eğer onların farkına varıp onlara gerektiği gibi yaklaşabilselerdi her şeyin normal işleyişinde ilerleyebileceği ihtimalini görebilme yetisi kazandırıyor bizlere. Daha dün akşam konuştuğumuz, bir şeyler yediğimiz-içtiğimiz veya tartıştığımız birisinin ertesi gün nasıl birisine dönüşebileceğini hiçbir zaman kestiremeyeceğiz. Aynı şekilde insanların çevreye gösterdiği kişiliği ile içindeki kişiliğinin farkını somut bir şey yapmadığı/söylemediği takdirde hiçbir zaman fark edemeyeceğimiz gibi… Bu gerçekten hem korkutucu hem de oldukça garip bir durum olsa da herkesi topluma kazandırmak yine toplumun elinde. Film de bize tam da bu mesajı veriyor zaten. Evlerimizde ve ellerimizdeki kara aynalara değil kafamızı 45 derece kaldırıp önümüzdeki gerçeklere bakmamızı istiyor. Irkçılıktan tutun, cinayetlere ve tecavüzlere kadar hepsini gerçekleştiren insanların da bir zamanlar küçücük ve de savunmasız birer bebek olduklarını getiriyor gözlerimizin önüne. Ama ne demiş Socrates? “Doğru olmayanı yapmak, kötülüklerin en büyüğüdür.” Bu yönden baktığımızda Joker’e hak vermemek elde olmuyor ne yazık ki.

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Batuhan Kaplan

Batuhan Kaplan

Sinema Yazarı
"Ben Batuhan Kaplan. 1996 yılının Haziran ayında öğretmen bir ailenin çocuğu olarak Konya’da dünyaya geldim. Pendik Anadolu Lisesi’ni bitirdim. İstanbul Okan Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Sinema-Televizyon bölümünden 2018 yılında mezun oldum. Bugüne kadar yerli-yabancı birçok festivale seçilen film senaryosu yazdım ve ödüllü kısa filmler çektim. İmkânlarım ve ilhamım el verdiğince yazmaya da çekmeye de devam etmeyi düşünmekteyim. Freelance olarak film-dizi-klip yönetmenliği yapmakta ve dijital stüdyom Tiger Studio ile her türlü kişi ve kuruma müzik-montaj ve tasarım alanında prodüksiyon desteği vermekteyim. Sinemaya olan tutkum ise çocukluğumdan geliyor. Sinema benim için seyirlik bir zevkten çok her köşesi analiz edilmesi gereken dopdolu bir sanat dalı. Favori yönetmenlerim ise Andrei Tarkovsky, Lars von Trier, Ingmar Bergman ve Stanley Kubrick."