Analiz

Gomes ve Tabu

Gomes ve Tabu

Miguel Gomes ve Tabu

Zamanın bütün yaraları iyileştirdiğini söyleyenler, benim kadar sevmemişlerdir.

Lizbon Tiyatro ve Film Okulu’ndan mezun olan Miguel Gomes, bir süre sinema teorisi üzerine yazılar yazdı ve film eleştirmenliği yaptı. Tarihsel bir olayı ustalara göndermelerle dolu ve bir o kadar da özgün bir şekilde anlatabilmesinin ardında eleştirmen kimliğinin olduğunu söylemek hatalı olmaz.

Tabu, ‘melankolik bir yaratık’ olarak adlandırılan Afrika savanasında gözü kara bir şekilde keşif yapmakta olan ‘beyaz adam’ ve etrafındaki yerlilerle başlar. Aynı zamanda beyaz adamı takip eden bir grup daha vardır. Filmin sömürgecilik ve aşk arasında şekillenen dikotomik siyasi-eleştirel tarafını şu monologdan kestirebilmek mümkün. “Beyaz adamı takip edenler arasında Majesteleri Portekiz Kralı ya da en azından kraliyet belgesinde belirtildiği gibi isteği ve tüm yaratılanların üstünde bulunan Yaradan vardır. “ Aynı zamanda prolog kısmındaki anlatıcıyı seslendiren Miguel Gomes ardından şöyle der: “Burada, bu keş‏fin gerçek sebebini ortaya koyarak dünyan‎ın sonuna gitmeyi biricik karısının ölüsünü gördüğü topraklardan uzaklaşmak için istiyoruz. Sanki ölümü durdurabilirmiş gibi.”

Gomes ve Tabu

Wes Andersonun masalsı anlatımına bütünlük oluşturan simetrik çekimler

Bağlam Afrika olunca Claire Denis ile sık sık karşılaştırılan Gomes’in, Denis’in aksine sömürgeciliği ahlaki olmaktan çok estetik bir fırsat olarak gördüğünün altını çizmekte fayda var. Gomes, Ernest Hemingway’in, zengin Avrupalıların emperyal bir ayrıcalık zemini karşısında arzularını yerine getirdikleri hikayelerdeki anlatıma paralel yabancı arketipini kullanır. Afrika mitolojisinden yola çıkan Gomes, ölülerin uğursuzluk getirdiği ve geride kalanların ölülerin ruhlarından ölümden kaçar gibi kaçtıkları ritsel inançları bu yabancı arketipine uygular.

Wes Anderson’un masalsı anlatımına bütünlük oluşturan simetrik çekimlerden esinlenildiği bariz olan prolog kısmı, Coen’lerin ‘A Serious Man’ filminde olduğu gibi kurgudaki virtüel bütünlük hedefini yerine getiriyor denebilir.

Film kayıp cennet ve cennet olmak üzere 2 parçadan oluşuyor. İlk kısım Alman sessiz film yönetmeni F.W. Murnau’nun ‘Tabu: A Story of the South Seas’ (1931) adlı filminin de ilk kısmını oluşturan ‘kayıp cennet’ ile başlar. Modern dünyada geçen ilk kısım, Almodovar kadınlarını andıran Aurora, Santa ve Pilar arasındaki belirsiz ilişkiler üçgeniyle örülür.

Pilar, Lucretia Martel’in “Başsız Kadın”ı gibidir. Yaşamını ve yaşamdaki yerini sürekli olarak sorgulayan ve bunları yaparken umarsızca çelişkiler yumağına dolanan Pilar, başkaları tarafından her fırsatta kibar olduğu dile getirilen, düşünceli bir kadındır. Aurora ise Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve bir gün”ündeki Bruno Ganz’ın kadın versiyonu gibidir. “Neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?”

Gomes ve Tabu

Daniel Defoe’nun klasik kitabı Robinson Crusoe

Son derece yalnız olan bu kadınlardan Santa, Daniel Defoe’nun klasik kitabı Robinson Crusoe’u okur. Literal anlamda yüklü bir birikimi olduğunu düşündüğüm Gomes’in, bu kitabı tamamen bilinçli seçtiğinden emin olabiliriz. Film, Michel Tournier’in Robinson mitini paramparça ederek, heyecan verici bir doğa/düşünce sentezi oluşturduğu, Robinson’a alternatif sayılacak ‘Cuma ya da Pasifik Arafı’ kitabından esinler taşır. Aurora’nın Santa üzerinde kurduğu sosyal baskınlık yönelimini Robinson’un Cuma’ya olan baskınlık yönelimiyle karşılaştırabiliriz. Ayrıca Cuma’daki ‘vahşi’ yön Aurora’nın Santa’da idealize ettiği büyücü yönüyle paralellikler taşır.

İlk bölümde kısaca anlatıldığı şekliyle, demans hastası Aurora bazı huzursuzluklar yaşar. Komşusu Pilar’dan, büyücülükle suçladığı Santa’ya karşı yardım ister. Pilar kendi yaşamında söz sahibi olamayan bir kadındır. Siyasi ve toplumsal konularda aktif bir rol oynar. Santa, kendisini en az tanıdığımız karakterdir. Onun kişiliğini sürekli başkalarının çıkarımlarıyla anlamak zorunda kalırız. Birgün yatağa düşen Aurora, Gian Luca Ventura adında bir adamı son kez görmek istediğini belirtir. Pilar onu bulsa da Aurora o gelmeden hayata veda eder. Bu sefer Santa, Pilar ve Ventura bir yere oturur ve Ventura, hikâyenin 2. kısmını oluşturan ‘Cennet’ adlı bölümü anlatmaya başlar.

İlk kısım 35 mm formatta çekilirken 2. kısım 16 mm formatında çekilmiştir. Bunun, filme özellikle nostaljik bir gizem kattığını söyleyebiliriz. Ventura’nın hikayesiyle birlikte 60’lı yıllara tarihsel bir sıçrama yaparız ve bir anda sesleri duymamaya başlarız. ‘The Artist’ gibi sessiz dönem güzellemeleri olan filmlerden farklı olarak Gomes, ustalıklı bir ses kurgusuna imza atmış. Beyaz insanların diyalog sahnelerinde savanadaki böceklerin seslerini duyarken, sömürüye uğrayan Afrikalı işçiler ekrandayken yaşlı Ventura’nın sesini duyarız.

Gomes ve Tabu

Rui Poças’ın Alman dışavurumcu sineması

Görüntülerde ise Rui Poças’ın Alman dışavurumcu sinemasına özgü spot ışıklandırmalı ve yüksek kontrastlı siyah beyaz karelerini görürüz. Karakterlerin ruh hallerindeki kırılmaları ve titrekliği ön plana çıkarıp duygu durumlarını daha hassas dile getiren estetik kaygılar şüphesiz filmin kavramsal bütünlüğü için önemli yer kaplıyor. Ayrıca kişisel ve kolektif hafızanın kayganlığı üzerine tartışma açan Gomes, tamamen gözlemci statüsüne gerileyerek siyah beyaz renk kullanımını tercih ediyor olabilir. Aynı zamanda teknik anlamdaki bu mütevazi dil filmin kitsch olma iddiasıyla uyumluluk gösteriyor denebilir.

İkinci bölüm Cennet, bundan 50 sene önce, Portekiz’in Afrika’daki bir sömürgesinde, Tabu Dağı’nın eteklerinde geçiyor. Gomes bu bölümde hiçbir zaman doğrudan Portekiz Koloni Savaşı’nın çatışmalarını tasvir etmez ancak şiddete çeşitli benzeşimlerle referans verir. İki aşığın yasaklı romantizmi, sömürgecilik için bir metafor işlevi görür. Burada birkaç kişinin hoşgörüsü başkalarına çok daha büyük zararlar vermektedir. Sefaletin getiricisi olarak görülen timsahın tekrarlanan görüntüsü, bu ikinci bölümde sıkça görülür. Sosyal düzene, fethetme ve sömürme arzusuna ve şiddetli bir şekilde hareket etme isteğine karşı çıkan güvensiz şehvet gibi, timsah, suyun altında yatan ve yüzeye çıktığında durdurulamaz yıkıma neden olan karanlık, gizemli ve eski bir güçtür. Ayrıca Robinson Crusoe’un adaya düşmeden önce gemide tanıştığı kâhin, Aurora’ya geleceğinin karamsar olacağını haber veren aşçıdır.

Tabu, anlattığı şeylerin farkında olan bir film ve fazlasını iddia etmiyor. Tarihi, bir doğru çizgisinden ziyade rüyalar, hatıralar ve imgelerden tekrar meydana getirerek 21. yüzyıl seyircisine unutulmaz bir deneyim yaşatıyor. Tıpkı ardılı olan Apichatpong Weerasethakul gibi.

-Gücünün yettiği, canının istediği kadar da kaçsan, kalbinden kaçamayacaksın.

+Ölürüm o halde!

Abonemiz olmak ister misiniz?

Güncel yazılarımızdan haberdar olmak için, lütfen bize katılın!

Abone olduğunuz için teşekkürler

Bir şeyler ters gitti

Yorum bırakın

Şerif Doğukan Ekşi

Şerif Doğukan Ekşi

Sinema Yazarı
1997 yılında Üsküdar'da doğdu. Aslen Rizeli olmakla beraber İstanbul'da yaşıyor. 2015'ten beri Eskişehir'de ürün tasarımı eğitimine devam ediyor. Auteur sinemasıyla yakından ilgili. Çekeceği var.Mail yollamak için linke tıklayın.