AnalizDosya

Danny Boyle ve Trainspotting

HAYATI SEÇİN

Evet, her şey bu replikle başlamıştı demek hiç de yanlış olmaz. Trainspotting’deki diğer anlam dolu, hayatla ilgili iğneleyici pek çok muazzam repliğin yanı sıra Danny Boyle’un sinemasını özetleyen de bir cümledir bu. Her filminde normal yaşam sayılamayacak bazı tecrübeler, normal insan sayılamayacak bazı kişilikler vardır. Genellikle hepsinin hayatla ilgili belli başlı problemleri, alıp veremedikleri vardır. 127 Saat’de yeni bir hayata başlama umuduyla, tıpkı arafta kalan ruhlar gibi iki kayanın arasında sıkışıp kalan bir hayat var iken Slumdog Millionaire’de de düşlerin yolunda hayatın hızlı değişimi ve insan üzerindeki etkisi anlatılmaktadır. Benzer şekilde 28 Gün Sonra’da yani video kamera ile çekerek bir ilke imza attığı filminde de bomboş İngiltere sokaklarında virüslü insanların arasında kendi yaşamını arayan bir karakterimiz bulunur. Kısacası Danny Boyle’un bir çok filminde hayat ve seçimlerle ilgili çok sayıda kritik noktalar, replikler ve daha bir çok unsur bulunur. Peki ya nedir bu “hayatı seçmek”? İnsanın halihazırda sahip olduğu hayatı yerine başka bir hayatı tercih etmesi mi yoksa elinde bulundurduğu hayatının ona zorla yaptırdığı mecburi bir seçim midir? İnsan neden her şey elindeyken bir anda hiçbir şeye müdahale edemez duruma gelir? Bu soruların cevabı ise Danny Boyle’u Danny Boyle yapan kült filmi Trainspotting’de gizlidir.

Trainspotting’i isminden incelemeye başlayacak olursak karşımıza aslında çok da ilginç gelmeyecek lakin tam da yerinde bir isim olmuş dedirtecek iki farklı anlam/çeviri çıkacaktır. Bunlardan ilki; trenyolu lokomotiflerinin sayılarını/numaralarını not etme ve toplama hobisi anlamına gelmesidir. Bu yıl vizyona girmiş olan devam filminde de ilk filme atıflardan sayılabilecek trenyolu sahnelerine gözatmamız bu çeviriye küçük bir tebessüm ile bakmamızı sağlayacaktır. Ayrıca zorlanırsa, trenleri birer hayat, lokomotifleri de hayatın bölümleri olarak görmemizi sağlayacak çeşitli teoriler üretebilmek mümkündür. Hayatın akışını çok planlı yaşayan, düzen hastası ve Spud gibi gözlemci insanları da bu hobiye sahip insanlar olarak nitelemek yanlış olmaz. Özellikle devam filminde Spud’ın tavsiye üzerine anılarını kaleme dökmesi buna güzel bir örnek olmuştur. İkinci anlamı ise filmin temasıyla tamamen uyuşan; uyuşturucu enjekte etmek için damar arama terimidir. İlk filmdeki o ikonik sahnelerden biri olan enjeksiyon sonrası halıyla birlikte yerin içine girme sahnesi ve fonda çalan Lou Reed’in Perfect Day parçası aslında sanıldığından çok daha anlam dolu ve bir o kadar metaforik bir plandır. Seçtiği hayatın onu dibe hatta abartacak olursak toprağa çekmesinden tutun, doğru damarı bir çırpıda bulmasına rağmen enjekte ettiği maddenin onun hayatını nasıl değiştireceğine dair şarkıyla sahnelerin uyumsuzluğundan doğan demagojik ve ironik havaya kadar her sesi, planı, kamera hareketini birer analiz materyali olarak kullanmak yerinde olacaktır.

Filmin ideolojik kısmına gelecek olursak; başta bir İngiltere sömürgesi olan İskoçya’da geçmesi ve dağ eteklerinde geçen sohbetin olduğu iki filmdeki benzer sahnelerin çeşitli açılardan iğneleyici noktaları olduğu aşikar. Her karakterin ailesini göremesek de ana karakterlerimizden Renton’un ailesel etkileşimleri ve devam filminde annesini kaybetmiş oluşu ve Boyle’un bunu bir gölgeyle vermesi sinematografik açıdan leziz, hem Freudyen hem de Lacanyen anlamda da çeşitli karmaşıklıklara yol açsa dahi izleyiciye onu kendi yerine koyması için bir takım fırsatlar doğuruyor ve özdeşleşme gücünün de yardımıyla izleyici ister istemez kendini filme teslim etmiş oluyor.  

Yorum bırakın

Batuhan Kaplan

Batuhan Kaplan

Sinema Yazarı
Amatör derecede müzisyen, profesyonel derecede sinema aşığı… Her alandaki ilhamını sevdiği parçaları dinlerken alan Okan Üniversitesi Sinema-Tv bölümü öğrencisi. Bugüne kadar birçok kısa film senaryosu yazdı ve çekti. İmkânları ve ilhamı izin verdiğince yazmaya da çekmeye de devam etmeyi düşünüyor. Edebiyatı ve tarihi seven, ileride her şeyiyle kendini anlatmayı başarabilen filmlerinin yönetmeni olmak gibi bir hayali olan kişi… İzlemek, dinlemek ve okumak neyse yazmakta onun için aynı derecede önemli ve zevkli. Her şeyiyle kendini onlarda bulduğu favori yönetmenleri Jim Jarmusch, Lars von Trier ve Andrei Tarkovsky. Çekmeyi istediği filmlerinin müziklerini kendi yapma düşüncesi ve isteği olarak Ennio Morricone ve Hans Zimmer gibi kişileri de idol olarak gören detaycı bir hayalperest.Mail yollamak için linke tıklayın.