Analiz

American Honey: Amerikan Rüyası’nın Gri Senfonisi

69.Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kucaklayan American Honey İngiliz yönetmen Andrea Arnold’un dördüncü uzun metrajlı filmi. 19. İngiliz Bağımsız Film Ödülleri’nde ise “En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Sinematografi” ödüllerinin sahibi oldu.

Senaryosunu yine yönetmenin kendisinin yazdığı filmin başrollerini Sasha Lane (Star), Shia LaBeouf (Jake), Riley Keough (Krystal) paylaşıyor. American Honey ülkenin güneyindeki sosyokültürel değişimleri ve dinamikleri zamanın ruhu ile somutlaştırıyor.

Film henüz 18 yaşını doldurmuş Star ile iki küçük kardeşinin çöplükte yemek bulmalarıyla başlıyor. Çaresiz, bıkkın olan ve monoton hayatından sıkıldığı açık şekilde görünen Star, yeni bir hayat için sadece işaret arıyordur. Bu işareti yoldan geçen dergi satan gezici grupta bulur. Aralarından Jake ile flörtöz tanışmalarıyla birlikte kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünen Star, kültürel bağlamda ülkesinin vücut bulmuş bir simgesi olarak güneyin kasabaları ve banliyöleri tarafına yolculuğa çıkar.

American Honey

Star’ın içe dönük karekterini çözümlemek ve ne yaptığını anlamak zor gibi görünsede, Andrea Arnold gibi karakterlerine hakim olan ve onları oyunculukları konusunda fazlasıyla özgür bırakmayı seven bir yönetmen için bu tarz bir karakter daha da zengin bir hale dönünüşüyor. Film boyunca tek bir doğrultuda, tek bir olay örgüsüyle ilerlemeyerek bu zenginliği de besliyor. Star’ın çabaları ve kendini ispatlama arzusu gözler önüne serildikçe de Jake ile aralarındaki ilişkinin karmaşıklığı daha da belirginleşiyor. Bunun yanında grup içinde yeri kesinleştikçe de tüm grubun patronu konumundaki Krystal ile sürtüşmeye başlıyor. Arnold bir yerden işler iyi giderken, diğer yerden de işlerin iyi olabileceği kesinliğini asla vermiyor.

Grubun yol boyunca uğradığı kasabaların peyzajları, genel olarak küçük bir Amerika özeti. Zengin muhitlerden, kovboy bozkırlarına, sefaletin en acı yüzünün göründüğü kasabalardan, petrol sahalarına kadar uzanan bu yolculuk, aynı zamanda Star’ın kendini keşfetme yolculuğuna dönüşüyor, kazanma uğruna sınırları zorluyor.

Andrea Arnold’un karakteristik özelliklerinden biri olan 1:37:1 ölçeğinde izlediğimiz film Amerikan Rüyası’nı ters ve o kadar da parlak olmayan yanını ele alıyor. Yol boyunca gidilen rotayla da bu rüyayı iyice irdeleyerek, Amerikan Rüyası’nı adeta gri bir senfoniye dönüştürüyor. Bu fırsatlar ülkesinde yol kenarında bir anda hayatınızın fırsatıyla karşılaşabilir, yeni dünyalara yelken açabilir, hayalini kurduğunuz adamla birlikte olabilirsiniz ama sonuçları asla sizin istediğiniz gibi olmayabilir diyor yönetmen. İstenmeyen olaylara fazlasıyla odaklanan Andrea Arnold, daha çok hayatta kalmanın zor tarafını ele alıyor.

American Honey ve White Trash Kültürü…

American Honey; uçsuz bucaksız otobanlar, Amerika’nın güney kırsalları, kovboy kültürünün çürümüş kalıntıları, orta sınıf banliyölerinin gölgesinde yankılanan R&B/ Rap ritimleri ve bu ritimler arasında boşluğa yuvarlanan gençlik ile tam da White Trash kültürünün ortasında bırakıyor bizi.

Yönetmenin sinematografik tercihleri onun hikaye anlatımının en önemli noktasını oluşturuyor ve duyguları seyiriciye yansıtmada en etkili araç haline geliyor. Özellikle close-up çekimlerle, oyuncuların doğallıkları üzerinden karekterlerin dışavurumlarını çok iyi bir şekilde yansıtıyor. Oyunculuklar o kadar doğal ki, karekterler gerçekte varolan insanlara dönüşüyor, buna çekim tekniği de eklenince film bir belgesel havasına giriyor. Bu açıdan American Honey özünde doğaçlamalara yer verdiğini düşündüğümüz bir filme dönüşüyor ve izlenmesi daha keyifli oluyor.

American Honey

Filmin müzik kullanımı ise oldukça yerli yerinde. Tam da White Trash kültürü bu diyebileceğimiz müziklerle bezeli tüm film. Çoğu müziğe karakterlerin de eşlik etmesi, müzik eşliğinde dans etmeleri filmi fazlasıyla etkili kılmakla birlikte, filmin içinde kalmamızı daha da mümkün kılıyor.

Andrea Arnold, American Honey ile karmaşık duygularla seyiriciyi başbaşa bırakırken, doğru hamlelerle, filmi izlenmesi oldukça zevkli ve değerli bir yapım haline getiriyor.

PSİKESİNEMA MART – NİSAN 2017

Yorum bırakın

Gözde Dikmen

Gözde Dikmen

Sinema Yazarı
1980 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okuyarak filazof olma yolunda ilerleyen Grafik Tasarımcı/Çizer. Sinemaya olan tutkusu çocukluk yıllarında başladı. Yönetmen Ayşegül Doğan’ın Film Okuma Atölyesi sayesinde bu tutkuyu farklı ufuklara taşıdı. Şu an Antalya’da yaşamakta olup, kendi atölyesinde yazıp, çizmekte ve her hafta sinemaya ilgi duyan insanları atölyede toplayıp film gösterimi yapmaktadır.Mail yollamak için linke tıklayın.