Ana sayfa » Alien Serisi

Alien Serisi

Yaratık, yönetmenliğini Ridley Scott'ın yaptığı 1979 yapımı bilim-kurgu filmi. Yaratık'ın tasarımını İsviçreli garip tasarımcı H.R. Giger yapmıştır. Yaratık filmi gişelerde büyük başarı yakalayınca, günümüze dek toplam 4 devam film daha çekildi.

Alien Serisinin İlk Halkasında Teori ve Pratik Karşılaştırması

Alien film serisinin temeli olan 1979 yapımı Alien, ilk bakışta sadece tuhaf bir şeylerin varlığının hissedilir olduğu ve o tuhaf olan şeylerin karanlıkta insanların üzerine atlayarak onları yok etme ve ortadan kaldırma işlevselliğine eğildiği sanılır. Alien bu yönüyle, Jaws filmindeki balina, Halloween’deki Michael Myers ve biraz dehşet verici biraz da fiziksel dönüşüme uğramış şeylere ve unsurlara yakıştırıldığı olabiliyor. Eleştirmenlere göre filmin en çok etkilendiği yapım 1951 yapımı Howard Hawks’ın elinden çıkma olan The Thing yapımıdır. The Thing, sahip olduğu karanlık atmosferik ortamda henüz keşfedilmemiş bir canavara ev sahipliği yapar. The Thing’e bakınca Alien’ın embryo haline tanık olabilirsiniz. Bunları bir kenara bırakacak olursak 1979 yapımı Ridley Scoot’ın elinden çıkan Alien’ın büyük bir kusursuzluğa sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Esasında Alien, açılış sahnesinde uzaydaki edimiyle, gemilerinin içinde bulunan takım elemanlarının varoluşuyla biraz da 1977 yapımı Star Wars’ı hatırlatıyor. Ancak Alien’ın hikayesindeki ruhun 1940 yayınlı John W. Campbell’ın Astounding Science Fiction adlı kitabında da bulabilirsiniz. Her ne kadar bu eserde birbirinin sözünü ezip geçen uyanıklar ve herkesi yerle bir eden gelişmiş silahlar olmasa da film uzayda olmanın boşluğunu ve karakter yapısını yedirmesiyle bu eserle bağlantılı sayılabilir. Oyuncu kadrosu zengin olan Alien o dönemde bilim kurgunun altın çağını yaşayan Sigourney Weaver’ı ortaya çıkarmıştır. Weaver, Alien’a romantik hava katan bir karakterdir. Daha çok 15. yy’da verilen eserlerin romantikliğine benzeyen bu hava, potansiyel tehdit olarak görülen bir silahı evine getirme görevinde haberi olmadan bir “geçiş” olarak kullanılmakta. Gemideki görevinin bir süre sonra işlerliğini yitirdiğini ve görevin artık çok farklı bir boyutu olduğunu farkeden Weaver, karşı karşıya oldukları şeyi nasıl imha edip, ondan kurtulacaklarına dair yollar aramaya koyulur. Bu noktada onun başlangıçta kabul ettiği “Special Order 24” görevinin artık sonuna gelindiği söylenebilir. Her ne kadar Alien’a karşı konulamaz derecede yok etme tutkusuyla yaklaşsa da Weaver’da filmin başlangıcından sonuna değin motivasyon saplantısı hakimdir. Alien’ın en önemli özelliği hız denetimi ve mekanizmasının son derece kuvvetli olmasıdır. Bu özelliğiyle Alien kendi zaman alanını kendisi yaratıp, kendisi kendisine hakimiyet kurmaktadır. Bir filmin ruhunu izleyiciye net bir şekilde yansıtıp, izleyiciyle iletişim kurmanın bir yolu da müzikten geçer. Alien’ın müzik zenginliği açısından oldukça şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Filme ara ara az duyulan sesler de metalik cızırtılar eşliğinde robotik bir kulak dolgunluğuna olanak sağlayan Jerry Goldsmith, bu kolda önemli bir yaratıcıdır. Gemi grubunun araştırması sürecinde adım adım kaosmosun geçişlerini izleyiciye tınılarında gösterir. Gemiyle olan sinyalin, Alien ile ilk buluşmada silikleşmesi, Alien’ın bir gölge tonunun ardında muazzam kötücüllüğünün keşfi onları geminin içinde bilinmezliğe gönderir. Bu, uzay bilinmezliğinin ötesinde de olan bir bilinmezliktir.

Öznel Perspektif

Günümüzde slasher ve bilim kurgu türündeki filmlerden yana izleyicilerin beklentileri temel ölçüde kalmakta. İzleyici bu tür filmlerde devamlılık ve tekrardan yaratım yerine, tüketimi tercih ediyor. Esasında bu noktada “Texas Chainsaw Massacre” filmini bu tezimizde örneklendirmek mümkündür. Zira bu film izleyicinin algısıyla dalga geçer, duyuma karşı gelebilecek olana dair açıklama getirmez. Film Chain-saw ailesiyle izleyiciyi selamlar, kapanışa yakın yine aynı selamla ile izleyiciyi bırakır. Esasında bu tam olarak slasher türü demek değil ancak yine de biz bundan zevk alıyoruz. Alien’ı hem slasher hem de bilim kurgu türüne yakın bulanların yukarıda bahsettiğimiz türden filme yaklaşım sergilemesini önermiyoruz. Zira bu bahsi geçen türler arasında Alien çok daha sağlam bir tutarlılık gösteriyor. Misal Hitchcock filmlerinde geçen türsel akışa çok iyi mercek oturtuyor. Film bitiyorsa, belli bir bitiş mekanizmasına sahipse film aksiyondur ancak film bitmemiş ve bitiş mekanizmasına uygun özellikler barındırmıyorsa o halde film septiktir. M. Night Shyamalan da bunu biliyordu ve Signs filminde yaptığı şey tam olarak buydu. Hawks’ın The Thing’inin en önemli sahneleri de bu metot çerçevesinde Antartika’da boş koridorlar etrafında uyuyan olanın uykusuna dahil olma sürecidir. “Alien” ise filmde -alien- düşüncesini ayakta tutan bir araç geliştirmiş ve bunu tüm film boyunca uyguluyor. Evrim geçiriyor, görünüşü yaratık şeklinde, izleyiciyi onunla ilk kez karşılaştığında az çok nasıl gözüktüğünü, ne yapabileceğini, neye gücünün yetebileceğini tahmin edebiliyor. Filmi ilk izlediğimizde Alien yumurtalarıyla karşılaştığımız o an Alien’da insana yakın, insansı şeylere sahip olabileceğini tahmin etmeye zorlanıyoruz bir noktada. Çünkü taş kesilen bir yumurta yığınıyla karşı karşıyayız. Bu “taş kesilme” durumu, yumurtaların “hissetme” duyularına karşı bir fikir oluşturuyor izleyicide. Bu da bizim onları “insan” olarak tahayyül etmemize olanak tanıyor. Elbette filmin giriş kısmında derimsi yumurtalarda karşı karşıya kalmak bize sadece filmin bu yönde bir yarış başlatacağını söyleyemez. Belki yönetmen yumurtaları insansı bir mekanizmaya sarılı olarak sadece bir silah aracı olarak görmüştür ancak yine de tam olarak bilemeyiz. Yumurtalar metafor olabilir, yaratığın formu imgesel olabilir; bunların hepsi görüngülerden yansıyan yorumlar. Somut bir şeye dayandırmadıkça anlamları olduğu söylenemez. Alien ile ilk tanışmamız zavallı Kane (John Hurt) aracılığıyla başlar. Fallik bir form içinde olan şey Kane’in teninde hayat bulur. Tim Dirks’ün söylediğine göre vajina amaçlı kullanılan ağızdan içeri sızar Alien. Esasında Alien’a karşı yapılmış olan bu ifadeler biraz da Latrodectus Mactans, yani Karadul Örümceği’nin bir başka şeklidir. Zira Alien dediklerine göre kiminle çiftleşse o kişinin hayatı son buluyor. Ayrıca çiftleşmeyi isteyen karşı taraf değil, her zaman Alien oluyor. Yani, bu noktada olayı sadece fallik formlar, vajinal dekorasyonlar şeklinde ele alacak olursak o zaman ortaya etik boyutta tartışmalar da çıkacaktır. Alien’ın dış görünüşünü tam olarak tasvir edecek olursak onun ahtapot, sürüngen ve örümcek karışımı bir görüntüye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Alien’dan akan sıvı evrensel bir eriticidir. Bunun yanı sıra Alien bedende ölüm olayını peşi sıra gerçekleştiriyor. Önüne çıkan, kendini engelleyebilecek, onun varlığını tehdit edenden diğerine geçiş yapıyor. Fallik diye belirtilen bir şey bu çerçevede ilerlemez. Alien’a karşı yapılan bu tip yorumlar biraz da filmi analiz ve tahlil etmede tıkanan kişilere aittir. Öte yandan gördüğümüz bir unsurun bize fallik olarak yansıması ve onu yorumlama biçimimizin şekli tehlikelidir. Bir şeyi, tanımlanamayan ya da tanımlanmaya açık bir şeye cins atfetmek zordur. Her filmde bu temellendirme yedirilemez. Alien serisini takip eden Aliens, Alien 3, canavar diye tanımlanan bütün özelliklere sahiptir. Zira Alien hiçbir kurala bağlı kalmaksızın biçimsiz, ürkütücü görüntüsüyle beraber kötücül bir itki aracılığıyla önüne geleni avlıyor. Bu da Alien’ı tam anlamıyla canavar, yaratık vs şeklinde adlandırmak için yeterlidir. Filmdeki Ash (Ian Holm) karakteri Alien’ı kusursuz bir doğallık olarak tanımlar. Sadece kötücüllüğün birleşiminden doğabilecek olan böylesine bir kusursuzluğa hayran kalır. Sigourney Weaver’ın sinema hayatına baktığımızda onun tuhaf bir yaratıkla bağlanmış olduğunu görebiliriz. Neyse ki bu tuhaf yaratık hiçbir zaman onun sonu olmadı, o her zaman içerisinde bulunduğu takımda öne çıkan ve hayatta kalan tek kişiydi. Belki yapımcılar ilk başta karakterler arası bir eşitlik düşünmüşlerdir, ancak Weaver bunu yıkan bir karakter olmuştur ve Alien bir dişi öncülüğünde şekillenmiştir. Alien sayesinde Weaver’ın oyunculuk deneyimleri gelişmiştir ve çok daha fazla yönlü bir oyuncu olmuştur. Ripley’in onu Alien’ın hemen her bölümünde yer aldırması Alien serisi içerisinde onu pek çok yüzüyle görmemizi sağlamıştır. 1979 yapımı Alien diğer Alien serilerine oranan çok daha merak uyandırıcı. Zira karakterlerin birbiriyle “tuhaflık” açısından uyumu, bunun filmin müzikleri ve kompozisyonuyla birleşimi ilginçlik derecesinde tuhaf bir atmosfer yaratmıştır.

Sayfa 1 / 2İleri

Burcu Meltem Tohum 1993 yılında İstanbul’da doğdu. Öğrenimini İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji departmanında tamamladı. Şu an Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimi görmektedir. Sinema atölyesinde başlayan sinemaya olan tutkusu farklı disiplinlerde çalıştığı zamanlarda peşini bırakmadı. Lise yıllarında başladığı sinema alanında çeşitli yazınsal projelere eğilimini sürdürdü. 2013-2014 yılları arasında Filmloverss adlı site üzerinde ve çeşitli sinema bloglarında yazıları yayınlandı. Uzun yıllar boyunca film altyazı çevirilerinde gönüllü olarak çalıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin Sinefil dergisinde yazarlık yapıyor. Edebiyat ve sinemanın hayatında vazgeçilmez bir ikili olduğunu düşünerek bu alanlara olan tutkusu yaptığı çalışmalarında onu perçinlemeye devam ediyor.

Siz ne düşünüyorsunuz?

1 0

Bir yorum bırak

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Lütfen zorunlu alanları doldurunuz. * Yorumlar onaydan geçtikten sonra yayımlanacaktır. Küfür, hakaret ve spam içeren mail yazmayınız. Yapacağınız yorumlara lütfen dikkat ediniz.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Araç çubuğuna atla